Çevremizde birilerine karşı ya da kendimize karşı bir şekilde “cahil” sıfatının yakıştırıldığına şahit olmuşuzdur. Üstüne, biz bile birtakım kişiler için kullanmışızdır bu sıfatı. Nitekim herhangi bir durumda veya o anda yaşanan sıcak olayın üzerine söylenen bu ifade toplumda öznel bir anlam taşımaktadır.
İnsan olmanın sayısız özelliklerinden biri öğrenmeyi bilmesidir. Hafızasını kullanarak deneyim sahibi olan insan bunu sonraki nesillere aktarabilen canlılardan biridir. Aynı zamanda öğrenmeyi bilme yetisi, insana bilgi üretimi ve kullanımı özelliklerini de kazandırır. Öğrenmeyi istemek, merak etmekle başlayan bir süreçtir, öğrenme aşamasından önce bilmeyi sevmek gerekir. İşte o zaman bu sevgi bilmeyi öğrenmeye iter. Sevmezseniz bilemezsiniz. Kısaca, “cahil” sıfatını “sevgisiz” anlamında özetleyebilir miyiz? Denebilir fakat çok soyut bir anlam taşır. Aslında bilmeyi istemeyen insanlar cahil sıfatını taşırlar.
Peki bilmeyi sevdik, hafızamızı sürekli artan bilgilerden biraz da olsa doldurduk diyelim. Sonra kendimize dönüp “biliyorum” diyebiliriz. Yeni bir dil öğrendikten sonra ki o dili isteyerek öğrenip bildiysek bir turistle karşılaştığımızda herkesin önünde: “Evet, ben biliyorum” diyerek öne çıkabiliriz. Ya da kimsenin ölmediği hafif bir trafik kazası anında (çünkü kimse, hiçbir zaman daha kötüsü olsun istemez), önceden severek bazı ilk yardım bilgilerini edindiysek, “ben biliyorum, çekilin” diye öne çıkma hakkı elde etmiş bulunuruz. Çok fazla örnek vardır. O zaman, bu ve bu gibi durumlarda, kalan diğer tüm insanlara “cahiller” sıfatını yakıştırma hakkını da elde etmez miyiz? Bir şekilde evet; onlara karşı döner ve şöyle diyebiliriz: “Siz hiç dil öğrenmeyi sevmediniz ki” ya da “siz hiç ilk yardım bilmeyi sevmediniz ki,” “öğrenmeyi arzulamadınız.’’ Bunu yine bir örnekle pekiştirmek istiyorum. Bir profesör düşünelim. Çok önemli üniversitelerde kürsü sahibi olmuş, kitap karıştırmaktan artık gözleri görmez duruma gelmiş, alanının en uzmanlarından birisi. Şimdi de kırsal kesimlerden bir yer hayal edelim. Geçimini sağlamak için kendini toprağa adamış biri, bir çiftçi. Peki bu çiftçi ne biliyor? Ne zaman buğday ekeceğini bilir, hayvanlardan nasıl süt sağacağını da bilir. Arılardan nasıl bal toplanılacağını ya da zor doğa koşullarında nasıl hayatta kalınacağını. Normal olarak eğer profesör ya da çiftçi, birbirlerinin uzmanlık alanlarını bilmek için “öğrenmeyi” sevip istemeselerdi, birbirlerine “cahil” sıfatını kullanmaları ikisi için de etik olmazdı. Bu durumda “cahilliği,” “bilmek için öğrenmeyi severek istememekten” başka bir tanım doyuramaz.
Neyi öğrenmeyi sevip sevmeyeceğimizi belirleyen nedir? Bunu, biz toplumda hangi konumda bulunacağımıza karar verirken belirleriz, bulunacağımız koşulların bilinemez olmasında ise öğrenmeyi sevmek de yetmiyor, o zaman zorlamaya tabii oluyoruz. Yukarıdaki iki uç durumda bu görülebilir ama çağımızın şartlarından dolayı profesör de, çiftçi de toplumdaki konumunun gerektirdiği uzmanlıktan daha ileri bilgileri öğrenme imkanına sahip. Bu zorlama durumda, geldiğimiz “bilmek” noktasını da çıkara dönüştürmek yine bizim elimizde. Her ne koşulda olursak olalım, İlber Ortaylı’nın deyişiyle:
“Elit olalım, elit olmaktan korkmayalım ama paranın değil, akıllı olmanın eliti!“
6 Mart 2018
