Auroralar Gerçek

Geçenlerde tanıştığım ilginç mi ilginç bir insanla olan anımı anlatmadan edemeyeceğim. Günlerden bir gün bir kış sabahında erkenden uyandım. O gün dünyaca ünlü İsveçli bir ressamın yağlı boya tablo sergisi vardı ve günümü sergiye giderek harcamak istedim. Resimden pek anladığımdan değil de belki bana ilham olabilecek bir şeylere rastlarım diye düşünüyordum.

Evden çıktım ve mahallenin aşağısına inen yolu boylu boyunca yürüdüm. Sağa doğru kıvrılan yoldan ana caddeye vardım. Her taraftan motor gürültüsü yayan araçlar geliyordu. Yaya geçidinde birçok insanla beraber karşıya geçmeyi bekledim. Karşıya geçmek için sıramız geldiğinde herkes hızlı adımlarla hareket etti ve düzenli bir karmaşanın içinden kurtulduktan sonra yolun karşısındaki dar bir sokağa girdim. Sokağın bitiminde bir boya ustası köşedeki binanın duvarını boyuyordu. Boyamak böyle olunca sanat olmuyorsa onu sanat yapan nedir diye düşündüm. Bir süre daha yürüdükten sonra serginin olduğu müzenin giriş kapısının önüne vardım. İsveçli ressam için bir bilet aldım ve Büyülü Aurora Sergisi yazan girişten içeri daldım. Girer girmez bir başka dünyadaydım sanki. Sonra adımlarım yavaşladı ve günün keyfini çıkarmak için hemen etrafımda olan biten bütün her şeye kulak kesildim, gözlemlemeye durdum. İç duvarlar parlak sarı renkle boyanmışlardı. Tablolar kahverengi çerçevelerin içinde başka bir dünyanın içindeki başka bir dünyaya açılan farklı geçitler gibi görünüyordu. Bir elim çenemde, ilk tabloları fazla incelemeden devam ettim. Başta sadece göz gezdiriyordum, daha sonraki turlarda kaçırdığım noktalara dikkat etmeye çalışacaktım.

Gerçekten çok hoş aurora çizimleri vardı. Yeşil, kırmızı ve sarı tonları çok güzel gözüküyorlardı. Bir süre sonra her geçtiğim tablo artık bir öncekinin aynısı gibi gözükmeye başladı. Hepsi auroraların bir çeşit farklı yansımalarıydı. Toplamda yaklaşık yüz yetmiş kadar tablonun yarısına kadar gelmiştim, buraya kadar olan bütün tablolar neredeyse aynıydı, hepsi yeşil, kırmızı ve sarı tonların farklı boyamalarla elde edilmiş kopyaları gibiydiler.

Küçük bir odanın içinde özel olarak ayrılmış başka bir tablo dikkatimi çekti. Buradaki oda tamamen beyaza boyanmıştı ve odanın duvarında asılı duran, giriş kapısından görünen yalnızca bir tablo vardı. Odadan taşan bir kalabalık bu büyük tablonun önünde durmuş kendi düşünceleriyle eseri yorumluyordu. Tablonun yakınına varamayacağımı düşünerek bir sonraki tura kadar odanın boşalmasını umut ettim ve diğer eserleri görmek için ilerledim.

Serginin sonlarına doğru yaklaşırken insanlar da seyrekleşiyordu. Birçoğu hızlıca son tablolara bir göz atarak çıkışa ilerlerken bazılarının buna vakti bile yoktu. Belki de sonlarda yer alanların görülmeye değer olmadıklarını düşünüyorlardı. Biraz ileride bir adamın uzun bir süredir bir eserin önünde beklediğini fark ettim. Bu adam bu tablonun karşısında çok uzun sayılabilecek bir süredir bekliyor ve tabloya bakarak düşünüyordu. Esere baktığımda gördüğüm tek şey üç yeşil nokta ve iki alaca çizikti. Başkaları bu tabloda bir anlam bulamıyorlar ve adamın yanından hızlıca geçip gidiyorlardı. Adamın incelediği bu tablonun yanındaki başka bir esere bakmak için yaklaştım. Aslında eser umurumda değildi. Daha çok, bu garip adam beni kendine çekiyordu. Bir süre bekledim. Sonra meraklının biri garip görünümlü adama yaklaştı ve dayanamayıp şöyle dedi: “Nedir bu tablonun sırrı bayım?” Belli ki bu ilginç adamı izleyen yalnızca ben değildim. Adam bir anda neşeyle döndü ve şöyle dedi: “Evet! Yalnızca yanlış yerde duruyorsunuz, efendim!” Kendisi az kenara çekildi ve adamı sürükleyerek kendisinin eski yerine getirdi. “Şimdi tekrar deneyin,” dedi ve az daha geri çekilerek kollarını bağladı, suratında umutlu bir gülümseme vardı. Adam uzunca tabloya baktı; az eğildi, tablonun altından başka bir açıyla bakmayı denedi; en sonunda umutsuzca dudağını büktü. İlginç adam moralini bozmadan, “Hayır! Hayır! Sorun bu değil ve şimdi fark ettim, siz benim gözlerime sahip değilsiniz! Ben de burada sizin gözünüzden büyük resme bakıyorum ve ne kadar da anlamsız geldiğini görebiliyorum, anlıyorum,” dedi. Adam şaşkınlık içerisindeydi. Ben de merakla onları izlemeye durmuştum. Sonra birden adamın omuzlarını sarsarak, “Yine anlıyorum ki bu tabloyu anlamlı kılan benim,” diye devam etti. Öteki adam biraz tebessümle, “ve tabi ki bu tabloyu yapmayı kafaya koyan insan! Siz delirmişsiniz bayım, iyi günler dilerim,” dedi, şapkasını hafifçe kaldırarak bana selam verdi ve çıkışa doğru ilerledi.

Bu adamla tanışmalıyım diye düşündüm. Yanına kadar gittim ve tabloyla ilgileniyormuş gibi davrandım. “Gözleriniz çok değerli olmalı, bayım,” dedim. Adam düşünmeden, “elbette gözlerim değerlidir, bu gözleri eğitmek için çok çaba sarf ettim,” dedi. “Peki neden kimsenin ilgilenmediği tabloları değerli buluyorsunuz? Birçok insan daha önce önünden geçtiğim bir odanın içine doluşmuş ve siz…” derken adam beni susturdu. “Aslında hepsi değerli,” dedi. “İnsanlar yalnızca başka insanlar tarafından güzel bulunan ne varsa bunları görüyorlar ve ben de bunları güzel buluyorum, değerliler de. Fakat başka bir şey var. İnsanlar sadece baktıkları sürece, hiçbir şeyin bir anlamı olmayacak. Ben bu tabloya bir anlam kattım ve benim için bir değeri var, insanlar kendi gözlerinin farkına varmalı,” dedi. “Demek değerli olan gözlerin değil, onu değerli yapan kendi düşüncelerin, öyle mi?” dedim. Çıkış kapısına doğru ilerledik.

Dışarıya çıktığımızda insanların ve araçların dünyasına geri döndük. “Gerçek dediğin nedir ki?” dedi. “Nasıl yani, ne demek istiyorsun?” dedim. “Gördüğün, duyduğun ve hissettiğin bütün her şeyi gerçek yapan nedir? Bir sanat eserini değerli kılan nedir? demek istiyorum,” dedi. “Sen söyle,” dedim. “Eğer bir şeye anlam verirsen bu onu senin için gerçek kılar ve bir şeye anlam vermek demek onu değerli kılmak demek ya da o şeyde kendini bulmak demek değil midir? Aslında baktığın, gördüğün, duyduğun ve hissettiğin her şey bir aynadır, bu aynada kendini görebilirsen ya da görmeye çalışırsan bir şeyler senin için gerçek olur,” dedi. “Peki ben kendimi aynada nasıl göreceğim ki… gözlerimi nasıl eğiteceğim?” dedim. “Elbette göremezsin! Kendini bilmeden, tanımadan ve kendine kulağını açmadan, kendini hissetmeden… eğer bunlar olursa auroraları fark edersin ve yansımalar gözlerinde süzülmeye başlar.”

Bu ilginç adam konuştukça daha da ilgimi çekiyordu. Giyimi normal bir sokak insanı gibiydi, aşırı değildi. Onu ilginç kılan hareketleri ve heyecanıydı. Onunla konuşmaya devam ettikçe daha da ilginç bir yanını buldum: düşünceleri. Beni evine davet etti. Kabul ettim çünkü eve hemen dönmek istemiyordum ve bu ilginç adamdan öğreneceğim şeyler vardı. En azından böyle düşünüyordum.

Bir süre sonra sergiye giderken önünden geçtiğim boyanan eve geldik. İki katlı çok eski bir binaydı ve usta yeni bir boya katmanı uyguluyordu. Adam ustaya gülümsedi ve “ellerine sağlık, ne kadar da güzel olmuş! Şu dokuya bak, şu ince çizgiler… gerçekten çok hoş!” dedi. Aslında hiç de abartılacak bir çalışma değildi. Boyacı sadece işini yapmıştı. Kerpiç katmanı beyaz bir boyayla kapatmıştı o kadar. “Kırk bir basamak var,” dedi, “eğer sayarak çıkarsan birden evde oluruz.” Buna ne gerek var ki diye düşündüm. Tabi ki saymadım. Adamın peşinden yukarıya doğru çıktım. Adamda delirme belirtileri olduğunu düşünüyordum. Evin kapısı kilitli değildi. Kapıyı itekleyerek içeri girdik. İçeriden fokurdayan bir çaydanlık sesi duyuluyor ve kuruması için serilen ıslak çamaşırların kokusu geliyordu. Odanın ortasında birkaç tabure ve iki sandalye vardı. “Hadi bakalım sevdiğin birine otur da sana ıhlamur çayı hazırlayım,” dedi. Sandalyelerden en yeni gözükenine oturdum. Ne kadar da yeni gözükse bir ayağı sallanıyordu. Odanın ortasına yıpranmış, kenarları fareler tarafından kemirilmiş küçük bir kilim serilmişti. Sokağa açılan bir pencere ve onu örten ince bir tül vardı. Odada gözüme çarpan başka bir şey yoktu. Adam büyük ihtimalle yalnız yaşıyordu ve pek zevk sahibi biri değil gibiydi.

Elinde bir fincan ıhlamur çayıyla geldi ve taburenin birine oturdu. “Sanata değer veriyorsunuz fakat eviniz çok sade,” dedim. Oturduğum sandalyeye baktı ve sonra, “oradan bakınca öyle görünebilir ama bence oda çok değerli sanat eserleriyle dolu,” dedi. Bir an sergideki adama yaptığının aynısını benim üzerimde de deneyecek diye düşündüm. “Şu baktığın kilim çok eski, bir aile yadigârı. Annemden kalan tek eşya bu, onu değerli kılan benim çünkü bu kilim benim bir yansımam,” dedi. “Bunu bilmiyordum,” dedim. Ihlamurdan bir yudum aldım. Güzeldi. “Babam ise bir marangozdu,” dedi. “Oturduğun sandalye ölmeden önce yaptığı son eseri ve ben onu başyapıt olarak görüyorum. Oturmak için onu seçtiğine göre sanırım gözlerin gerçek sanat eserlerini seçmeye başlamış.”

Bu ilginç adam sanatın ve aslında hayatın anlamını yeniden keşfetmemi sağladı. Bir süre daha konuştuktan sonra adam uykuya daldı ve sessizce odadan ayrıldım. Kapıyı az aralık bıraktım ve kırk bir basamak saydıktan sonra dışarıya çıktım. İçimde garip bir mutluluk vardı. Ana caddede kalabalığın içinde bir sürü anlamsız suratın arasından geçtim ve sonunda evime vardım.

Evde daha önceden aldığım mobilyalar dikkatimi çekti. Şu ahşap masayı ne zaman ve neden almıştım diye düşündüm. Koltuklarda çok farklı görünüyordu. Duvarlarda çok ilginç eşyalar asılıydı. Bir kedi resmini neden asmıştım buraya diye düşünürken hiçbir eşyanın bir anlamı olmadığını fark ettim. Sonraki bir ay içinde evimdeki tüm mobilyaları değiştirdim. Duvarları tekrar boyadım ve bu yeni ortam çalışmam için gereken ilhamı doğurmaya başlamıştı artık. Bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Belki tanıştığım o garip adamın düşüncelerinden etkilenmiş olabilirdim. Elbette etkilenmiştim çünkü gördüğüm her şeyde bir anlam aramaya başlamıştım. Sonrasında, bana oldukça masrafa neden olan bu garip adamla bir daha hiç görüşemedik. Evinin bulunduğu yere en son uğradığımda o beyaza boyanmış kerpiç duvarların artık yıkıldığını görmüştüm ve bu ilginç karakter kim bilir nerelerdeydi.


Mart 2019

Nedim Samuel