Deniz Mezarlığı: Sembolizmin Öte Dünyası

Paul Valéry on dokuzuncu yüzyılda doğmuş ve eserleriyle yirminci yüzyılda etkili olmuş önemli bir şair ve filozof olarak karşımıza çıkar. Bu yazıda inceleyeceğim eseri, şiir alanında başyapıtlardan biri olarak görülen, Nietzsche’nin felsefesinden de etkilenerek yazılmış Deniz Mezarlığı adlı şiiri. Eser her ne kadar 1920’de yayımlanmış olsa da şairin öncesinde aldığı felsefe ve hukuk eğitimi kendisini dönemin şiir temalarından koparmış böylece Antik Yunan hatta Hermetizm[1] bağlamında, soyut bir tema çerçevesinde, hayatı ve ölümü anlamlandırma çalışmalarına neden olmuş. Gustave Cohen’e göre bu şiir, yazarın düşüncesini ve hayat felsefesini saklayan efsanevi ve sözlü biçimlerden oluşmaktadır. İnceleyeceğimiz bu şiirdeki ana konular özellikle buna örnektir: zaman, ölüm, iç dünya, sonsuzluk, geçmiş, ışık, rüzgâr, deniz vs. Ama bu noktada Baudelaire ile başlayan modern şiir anlayışının Verlaine, Rimbaud ve özellikle Valéry’nin ilham kaynağı Mallarmé ile geliştirilerek yirminci yüzyıla aktarıldığını da unutmamak gerek.

Yazarın hayatından bilinmesi gereken önemli bir detay ise kendisi öldüğü zaman, St. Charles mezarlığının, Deniz Mezarlığı olarak yeniden adlandırılması ve cesedinin de buraya defnedilmesidir.

Deniz Mezarlığı şiiri edebiyatta sembolist akım grubunda ele alınabilir. Sembolizmde, parnasizme nazaran, duygular ve insanın soyut iç dünyası şiire gerçek ve somut olgulardan daha çok yansımaktadır. Sembolik ifadeler dış dünyadaki gerçekliğe açılan birer köprü olarak nitelendirilmektedir. Bu durumu şiirdeki anlatımdan örneklerle incelerken görebileceğiz. Bir diğer nokta da şiirin edebi yazım biçimi: Şiiri, Antik Yunan şiirinde olduğu gibi yirmi dört strophe[2] oluşturmaktadır. Bu yirmi dört strophe aynı zamanda yirmi dört saati de temsil eder. Bu düzenle yazım Antik Yunan’da Arkhilokhos[3] ile başlamıştır. Deniz Mezarlığı adlı şiirde de görüldüğü üzere AABCCB uyak düzenine sahip bir tarzdır. Ayrıca décasyllabe/ décasyllabique olarak yani onlu hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Bu strophe’ları tek tek incelemeye başlamadan önce şiirin Türkçe tercümesine değinmek istiyorum. Bu yazıda kullandığım tercüme Sabri Esat Siyavuşgil’e ait. Bir diğer tercüme ise Cemal Süraya’ya ait fakat burada onun tercümesinden hiç faydalanmadım. Bunun nedeni Cemal Süraya’nın tercümesinde orijinal şiirdeki uyak düzeninin korunmadığı ve şiirin Türkçe anlamsal bakımdan daha karmaşık olduğu kanaatine varmamdır. Yer yer tercüme üzerine kendi düşüncelerimi de belirtmekten kaçınmadım. Ayrıca bu yazıyı yazarken detaylı araştırma yapma fırsatı bulamadığımı ancak birkaç Fransızca inceleme yazısını okuma şansına sahip olduğumu belirtmek istiyorum. Bu incelemelerden birisi Razika Bouzenard’a[4] ait.

Şiirin başlangıcında Pindaros’tan[5] tercümesi yapılmamış bir ithaf kısmı yer alıyor. Yani Yunanca aslıyla şiirin başına şöylece yerleştirilmiş:

“Μή, φίλα ψυχά, βίον ἀθάνατον σπεῦδε, τὰν δ’ ἔμπρακτον ἄντλεῖ μαχανάν.”[6]

Sözcüğü sözcüğüne tercümesinde net bir anlam çıkarılabilir mi bilinmez nitekim farklı analizlerde bu kısmın çeşitli yorumları da mevcut. Bunlardan en önemlisi bir Yunan tarihçisi olan Aimé Puech’e ait: ‘’O mon âme, n’aspire pas à la vie immortelle, mais épuise le champ du possible.’’ Türkçe olarak ifade ettiğimizde: ‘’Ey ruhum, ölümsüz yaşama talip olma ama yine de mümkün olduğunca ihtimalleri kovala.’’

“Ce toit tranquille, où marchent des colombes,

Entre les pins palpite, entre les tombes ;

Midi le juste y compose de feux

La mer, la mer, toujours recommencée !

Ô récompense après une pensée

Qu’un long regard sur le calme des dieux !”[7]

“Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın

Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın;

Şaşmaz öğle zamanı ateşlerle yaratır

Denizi, denizi, hep yeni baştan denizi!

Tanrıların sükûnu çeker gözlerimizi

Bir düşünceden sonra, ah o ne mükâfattır!”[8]

İlk strophe bir mekân tasviri olarak görülebilir. Üstünde nice varlığın özgürce dolaştığı bir dünya -güvercin aynı zamanda özgürlüğün sembolü olduğundan- ama kiremitten bir çatı gibi kırılgan. Bu hayatın veya bu evin bir tarafı orman yani diğer gözle gördüğümüz güzel dünya. Orman, iyimser bir bakış açısıyla bakıldığında var olduğumuz dünyayı simgeliyor. Diğer tarafta kötümser duyguların, hiçliğin ve bir bilinmezin dünyası, mezarlık var. Bu kısım da ölümü ve arkasındaki bilinmezliği tasvir ediyor. Bir tarafı gerçeklik bir tarafı bilinmezlikle sarılmış kırılgan bir zeminde dolaşan güvercinler! Burası uyak düzenimizin birinci kısmı yani AA olan tarafı idi. BB kısmı için bir tercüme alternatifi sunacak olursak: ‘’Öğle vaktine doğru bir ateş doğar, tanrıların sessizliği üzerine uzun bir bakış atar.’’ Bu mekânda mezarlıktan bakan tanrıların sessizliğine inat bir canlılığın olduğunu görüyoruz. Dünyadaki bu canlılık ateşin, güneşin canlılığıyla verilmiş. Diğer bir önemli nokta ise çok tanrılı pagan bir anlayıştan ziyade nesnel bir bakışla ‘’tanrılar’’ sözcüğünü ele almak gerektiğidir. Üzerinde yaşadığımız dünyadaki farklı insan topluluklarının her birinin kendi tanrılarından bahsedilmekte. Başka bir yorum da güneşin doğduktan sonra ışığının deniz üzerine, mezarlık üzerine -buradaki mezarlıkta yatan ölü bedenler de birer sessiz tanrı niteliğinde olabilir- yayılması veya bakması. Neden sakinler ya da sessizler? Bunun için çeşitli cevaplar verilebilir ama burada konuyu derinleştirmeye gerek duymuyorum. CC uyağında ise ‘’deniz’’ sözcüğünün tekrarı dalgaların tekrarına işaret ediyor. Bu canlılık, yeniden ve sürekli olarak tekrar ediyor. Ölüm ve doğum gibi. Bu olay ne büyük bir mucize ne büyük bir düşünce ve ne büyük bir felsefe! ‘’Pensée’’ sözcüğünün ‘’menekşe’’ anlamı da var. Öyle ki bu çiçeğin anlamlarından birisi de iki şey arasındaki dengeyi sembol etmesidir. Dünyada da dalgaların tekrarının yani hayatın düzeninin bir dengede olduğunun ya da belirli kurallar çerçevesinde bir denge yarattığının kanıtı olduğu söylenebilir. Kara ve deniz, orman ve mezarlık arasındaki bir denge gibi.

“Quel pur travail de fins éclairs consume

Maint diamant d’imperceptible écume,

Et quelle paix semble se concevoir !

Quand sur l’abîme un soleil se repose,

Ouvrages purs d’une éternelle cause,

Le Temps scintille et le Songe est savoir.

“İnce pırıltıların o ne saf hüneridir,

Bir seçilmez köpükten nice elmas eritir,

Nasıl bir sükûn sanki peyda olur o demde!

Ve güneş uçurumun üstüne gelir durur,

Ebedi bir davanın saf marifeti budur,

Zaman kıvılcım, Hülya bilmek olur âlemde.

Öğle vakti denizde oluşan pırıltılar saf bir çalışmanın, bir düzenin eseridir. Kıyıda oluşan, anlamlandırılamayan bu köpükte birçok elmas yok olur. Pırıltılar mezarlığın içine açılan aydınlık bir kapıyı simgeliyor. Filmlerde ölen insanların parlak bir ortamda yeniden canlanması gibi. Bu köpük, bu bulanıklıktaki birçok elmas, birçok değerli varlık bu pırıltıyla değer buluyor. ‘’Consumer’’ eylemi burada ‘’bitirmek, tüketmek, yok etmek’’ anlamlarında tercüme edilse de aslında kömürden elmasa geçişin bir anlatımı olarak sayılabilir. Daha kötüye bir gidişat değil de yok olarak daha değerli bir şeye dönüşmek. Öyleyse böyle bir durumda büyük bir huzur vardır. Bu huzur Zamanın yok oluşuyla ve Hayal gücünün gerçekliğe dönüşmesiyle meydana gelmekte. CC uyağı aslında olay sırasına göre ilk sırada yer almalı. Burada belirtilen durum da bu canlılığın ya da ateşin, ışığın, güneşin son noktaya geldiği zaman sonsuz sebebi açığa çıkarması ve bu saf döngünün o noktada bambaşka bir boyuta dönüşmesidir.

“Stable trésor, temple simple à Minerve,

Masse de calme, et visible réserve,

Eau sourcilleuse, Œil qui gardes en toi

Tant de sommeil sous un voile de flamme,

Ô mon silence !… Édifice dans l’âme,

Mais comble d’or aux mille tuiles, Toit !

“Basit Minerve mabedi, tükenmeyen hazine,

Yığın halinde sükûn, göz önünde define,

Kaşlarını çatan su, bir alev perde altı

Kendinde nice uyku saklayan Göz, ey bana

Mukadder olan sükût!.. Ruhta yükselen bina,

Fakat bin kiremidi yaldızlı dam, ey Çatı!

Bu bütün dünya hazinesi Minerva’ya[9] yani dolaylı yoldan aklını kullanabilme becerisine sahip insana bahşedilmiş. Hazine öylece ortada duruyor. Bu hazine altın kiremitli çatı, kara parçası. Kaşlarını çatmış bir şekilde bu hazineyi de gözetleyen ve koruyan bir göz yani deniz var. Böylece deniz ve kara arasında bir ilişki ve bir denge olduğunu görüyoruz. CC uyağında ise nice ölümle, nice pırıltıda kaybolmuş ruhlarla dolu olan göze, denize sesleniyor şair: ‘’Ey benim ölümüm, yeniden vücut bul ruhumda.’’

“Temple du Temps, qu’un seul soupir résume,

À ce point pur je monte et m’accoutume,

Tout entouré de mon regard marin ;

Et comme aux dieux mon offrande suprême,

La scintillation sereine sème

Sur l’altitude un dédain souverain.

“Bir tek ahın içinde belli zaman Mabedi,

Etrafımda denize bakışlarımın bendi,

Çıkarım o saf yere artık bütün bütüne;

Ve bütün tanrılara son adağım olarak,

Asude bir menevişi dağıtır kucak kucak

Şahane bir istihkâr irtifalar üstüne.

Zaman kavramının içinde, zamanın esir aldığı bu dünyada sıkışıp kalmış zekâ, birey veya canlı bu saf dünyada iç çekerek dolaşıyor ve bu duruma, bu dengeye alışıyor, kendini kaptırıyor. Ama aynı zamanda denizden yüksekte bulunduğu için yani mezarlığın orada olduğunu bildiği halde kendisinin hâlâ orada olmadığını bilerek denizi, ölümü hor görüyor. Bu dengeye ve bu duyguya alışsa da en sonunda Tanrılardan temiz, saf, mutluluk dolu ve huzurlu parıltılarını serpmelerini yani ölümü diliyor.

“Comme le fruit se fond en jouissance,

Comme en délice il change son absence

Dans une bouche où sa forme se meurt,

Je hume ici ma future fumée,

Et le ciel chante à l’âme consumée

Le changement des rives en rumeur.

“Nasıl ağızda yemiş zevk olup da erirse,

O yokluğunu nasıl lezzete çevirirse,

Varsın şekli mahvolsun, orada içime siner

Benliğimin ilerde duman olacak özü;

Eriyen ruha söyler bir şarkıyla gökyüzü

Nasıl değişmededir uğultulu sahiller.

Bu dünya hazineleri ne kadar da güzeldir. Kullanıldıkça, tüketildikçe ortadan kaybolurlar, erirler. Ama öldüklerinde, yok olduklarında ise arkasında güzel bir tat bırakırlar. Şekil ve vücut itibariyle kaybolurlar ama lezzet biçiminde soyut bir şekle bürünürler. Ölü bedenin bir ruha dönüşmesi gibi. Burada ‘’meyve’’ örneğinin deniz yerine geçen ‘’ağız’’ içinde ölümüyle soyut bir nesneye dönüşümü örnek verilmiş. Dalgaların homurtulu deniz kıyılarına çarptığı nokta bu değişimin olduğu yer ya da şiirdeki ifadeyle ‘’ağız’’ olarak belirtilmiş. Elbet bir gün şairin kendisi de gelecekte duman olup uçup gidecek bu kıyılarda. Somut vücut, soyut bir ruha dönüşecek ve gökyüzü yani hayal dünyası ya da öte dünya onu karşılayacak.

“Beau ciel, vrai ciel, regarde-moi qui change !

Après tant d’orgueil, après tant d’étrange

Oisiveté, mais pleine de pouvoir,

Je m’abandonne à ce brillant espace,

Sur les maisons des morts mon ombre passe

Qui m’apprivoise à son frêle mouvoir.

“Güzel sema, hakiki sema, değişiyorum

Bak! Ne hale getirdim seni bunca gururum,

Kudretle dolu bunca avareliğim, seni?

Işıldayan mekâna, nasıl kapıldım, bilmem.

Ölülerin evleri üstünden geçen gölgem,

Narin yürüyüşüne alıştırıyor beni.

Bu hazinenin veya yeryüzünün yarattığı gariplik ve gururlanma şairi bir noktada değiştirmiş ve gerçek hazinenin, gökyüzünün güzelliğini kavramasına sebep olmuş: ‘’Ey güzel gök, gerçek dünya.’’ Ama bu gerçek dünyaya ulaşma tembelliği büyük bir güçle onu bu kırılganlığa, çatının zayıflığına itiyor. Kendi kendine bu pırıltıya nasıl eriştiğini soruyor, kırılgan çatının ya da dünyanın üzerinde gölge gibi yürürken. Bu dünya ki şiirde çatı olarak benzetilen mekân aynı zamanda ev olarak ölülerin mekanına dönüşmüş, bir nevi çatının altı, toprağın altı mezar olarak belirtilmiş.

“L’âme exposée aux torches du solstice,

Je te soutiens, admirable justice

De la lumière aux armes sans pitié !

Je te rends pure à ta place première :

Regarde-toi !… Mais rendre la lumière

Suppose d’ombre une morne moitié.

“Kızgın güneş altında serilip kalmış ruhum,

Göğsümü geriyorum sana, hayran olduğum

Nurun o cana kıyan hançerli adaleti!

Seni gönderiyorum, yine saf, ilk yerine:

Kendini seyret!.. Nuru geri çevirmek yine

İster gölgenin donuk olsun yarı nispeti.

Bu içinde yaşadığımız dünya, canlılık, gerçeklik içinde acı çeken bir şair yine de büyük bir hayranlıkla direnmeye, göğsünü germeye devam ediyor. Razika Bouzenard’ın da belirttiği üzere buradaki ‘’ışık’’ ulaşılmaya çalışılan bir gerçeklik yolunda kendi içinde meydana gelen melankoli durumunu belirtiyor. Aslında bu ‘’ışığın’’ yani ateşin, güneşin ya da canlılığın onu engelleyecek silahlara sahip olmadığının ve bu durumun aslında şairin kendi iç dünyasında oluştuğunun bir sonucu. ‘’Gölge’’nin yani kendi bedeninin yarısının kasvetli olduğunu düşünüyor. Bu da bu melankoli durumuna açıklık getiriyor. CC uyağını şair söylüyor ama bu sözlerin, gerçekliğin kendisine aynı şekilde söylemesini istediği ifadelere işaret ettiğini düşünüyorum: ‘’Seni ilk olarak saflığa kavuşturuyorum: Kendine bir bak!… Ama ışığımı geri ver.’’

“Ô pour moi seul, à moi seul, en moi-même,

Auprès d’un cœur, aux sources du poème,

Entre le vide et l’événement pur,

J’attends l’écho de ma grandeur interne,

Amère, sombre, et sonore citerne,

Sonnant dans l’âme un creux toujours futur !

“Ey yalnız benim için, yalnız bende, içerde,

Kalbin yanı başında, şiirin çıktığı yerde,

Boşlukla saf hadise arasında beklerim;

Buruk, karanlık, çın çın öten bir sarnıç diye,

İçimdeki büyüklük ruhumda hep erteye

Kalıp duran boşluktan haber verecek derim!

Önceki strophe’da ’’Kendine bir bak!’’ küçümsemesiyle şair bir meydan okuma iç güdüsüne kapılıyor. Kendine sesleniyor, bu şiirin çıktığı yere, kalbinin yakınlarına. Sonra bir boşluk ve saflık arasında sıkışıp kalmış belirsiz bir gelecekte yankılanan ruhun/un sesini duyuyor ve sürekli bu yankının tekrarını bekliyor: Acıyı, karanlığı ve ağır bir çınlamayı.

“Sais-tu, fausse captive des feuillages,

Golfe mangeur de ces maigres grillages,

Sur mes yeux clos, secrets éblouissants,

Quel corps me traîne à sa fin paresseuse,

Quel front l’attire à cette terre osseuse ?

Une étincelle y pense à mes absents.

“Bilir misin dalların yalancıktan esiri,

Sıska parmaklıkları kemiren demirleri,

Yumulan gözlerimde göz kamaştıran sırlar,

Hangi ten çeker beni tembel akıbetine,

Hangi alın cezbeder şu kemikli zemine?

Orda kayıplarımı bir kıvılcım hatırlar.

Bil ki bu yeşillik, bu orman, canlıları esir eden bir sahtelik. Bu zayıf kafesten tek kurtuluş yolu da körfezlere ulaşmak, yani denizin kıyısına varmak. Şair de bu gerçekliğin, canlılığın farkına vardığını düşündüğü için karşısında bir deniz olduğunu varsayıyorum. Deniz ya da bir mezarlık. Bu yüzden önünde göz kamaştırıcı sırlarla dolu bir deniz duruyor ve onu bu düşüncelerde, bu yok oluşlarda boğmak için bir kıvılcım, bir pırıltı yetiyor. Peki ama nasıl bir vücut, nasıl bir uzuv onu bu yola, bu kemiklerle dolu toprağa, ölüme sürüklüyor?

“Fermé, sacré, plein d’un feu sans matière,

Fragment terrestre offert à la lumière,

Ce lieu me plaît, dominé de flambeaux,

Composé d’or, de pierre et d’arbres sombres,

Où tant de marbre est tremblant sur tant d’ombres ;

La mer fidèle y dort sur mes tombeaux !

“Kapalı, Kudsî, dolu maddesiz bir ateşle

Toprak parçası, içli dışlı olmuş güneşle,

Bu yer hoşuma gider, meşaleden bir dehliz,

Taş, yaldız, loş ağaçlar doğmuş doğduğu günde,

Nice mermer titreşir nice gölge üstünde,

Mezarlarım üstünde uyur vefalı deniz.

Saklı ve kutsal, nedensiz yere ateşle, ışıkla, gerçekle dolu bu toprak parçası asıl olan pırıltıya sunar tüm hazinesini. Ve şair kendi mezarları üzerinde uyuyan bedenlerle ve aydınlık, meşalelerle dolu, ışık saçan bu deniz kenarında -öyle ki bir tarafı altınla, hazineyle, taşlarla ve karanlık ormanlarla çevrili, bir tarafı da nice ‘’gölgeler’’ yani ölüler üzerinde kaygan bir zemin oluşturan ‘’mermer’’ yani denizle çevrili- bulunmaktan keyif aldığını söylüyor. Nihayetinde bu düşünceler girdabında kendini bulması onun için bir melankoli olsa da bir yandan da mutluluk veren bir durum.

“Chienne splendide, écarte l’idolâtre !

Quand, solitaire au sourire de pâtre,

Je pais longtemps, moutons mystérieux,

Le blanc troupeau de mes tranquilles tombes,

Éloignes-en les prudentes colombes,

Les songes vains, les anges curieux !

“Muhteşem köpek, artık putperestliği def et!

Çoban tebessümüyle, münzevi, uzun müddet,

Otlatırken esrarlı koyunları bu yerde,

Bembeyaz sürüsünü rahat mezarlarımın,

Söyle gitsin tedbirli güvercinler, kalmasın

Manasız hülyalar da, meraklı melekler de!

On birinci strophe karışık duyguların hâkim olduğu bir bölüm: Hayranlığın ve nefretin. Sessiz ve sakin çobanın yani tanrının yüzündeki gülümse bu nefreti doğuruyor. Çünkü Tanrı gizemli bir şekilde, bir çoban misali, bu yeşillikte, dünyada boş hayallerle ve acayip meleklerle koyunları otlatmakta. Şair bu farkındalığın oluşması için çok uzun bir zaman geçtiğini belirtiyor. Sonu sakin mezarlar olan beyaz, saf koyun sürüleri ve çatılarda gezinen özgür, ihtiyatlı güvercinlerin de bu durumdan, farkındalıktan haberdar olmasını diliyor.

“Ici venu, l’avenir est paresse.

L’insecte net gratte la sécheresse ;

Tout est brûlé, défait, reçu dans l’air

À je ne sais quelle sévère essence…

La vie est vaste, étant ivre d’absence,

Et l’amertume est douce, et l’esprit clair.

“Buraya gelindi mi istikbal tembelliktir.

Cüssesi belli böcek kuraklığı kemirir;

Her şey yanmış, bozulmuş, havaya karışarak

Anlamadığım haşin bir cevhere erimiş.

Yokluktan sarhoştur da o yüzden hayat geniş,

Artık mezaret tatlı, zihin şeffaftır ancak.

Razika Bouzenard’ın da belirttiği gibi şair bu bölümde ölümü çağrıştırıyor. Gelecek tembelliktir diyor ama ölümden sonra tembellik yoktur. Deniz, kuraklığı, toprağı, kumsalı, köpüklü kıyıyı eşeler, hayatı kemirir. Her şey bu birleşimdeki parıltıda yanar, yok olur ve ruh olup havaya karışır. Ölümden sonra acı artık tatlıya dönüşür ve zihin de temizdir. Bu ölüm anlam verilemeyen ağır bir yapıya, bir öze, bir doğaya sahip ki yaşam bu yokluk sarhoşluğuyla ebedi, geniş, uçsuz bir hal alıyor.

“Les morts cachés sont bien dans cette terre

Qui les réchauffe et sèche leur mystère.

Midi là-haut, Midi sans mouvement

En soi se pense et convient à soi-même…

Tête complète et parfait diadème,

Je suis en toi le secret changement.

“Bu toprağa gizlenmiş ölüler rahat duru,

Bu toprakta ısınır, sırları burada kurur.

Yukarda öğle vakti, kıpırdamayan öğle,

Kendinde kendi için yaşar, kendine yeter…

Dört başı mamur kafa, kemale ermiş efser,

Gizli değişme benim senin bağrında böyle.

Bu toprağın altında, bu mezarlıkta saklanan ölülerin durumu iyidir. Ölüm iyidir çünkü toprak onları ısıtır, gizemlerini, hayatlarını kurutur, unutturur. Şair de bulunduğu yerden aslında ölü olduğunu, bir yanının bunu istediğini belirtiyor. Öğle vaktine, tepede hareketsiz duran güneşe, ışığa ‘’burada, seninleyim’’ diyerek sesleniyor ama aynı zamanda kendi kendine düşünerek ve kendi hesabına geldiğini bilerek… Bir meditasyon haliyle. Bu içe dönüşü tamamladıktan sonra da ‘’parfait diadème’’ alıyor yani bir başarı belgesi olarak ‘’taç’’ takıyor. Bu meditasyon ona bir zafer kazandırıyor. Önceki iki strophe’u tekrar incelediğimizde ne demek istediğimizi tam olarak anlayacağız.

“Tu n’as que moi pour contenir tes craintes !

Mes repentirs, mes doutes, mes contraintes

Sont le défaut de ton grand diamant…

Mais dans leur nuit toute lourde de marbres,

Un peuple vague aux racines des arbres

A pris déjà ton parti lentement.

“Saldığın korkuya tek karşı koyan ben varım!

Pişmanlıklarım, şüphem, kendime cefalarım

O büyük elmasının bir kusurudur: Fakat

Mermerle kurşun gibi ağı gecelerinde,

Belirsiz bir halk ağaç köklerinde, derinde,

Çoktan senden oldular yavaş yavaş ve kat kat,”

Ve bu zaferle birlikte bir isyan doğuyor. Çobana, tanrıya, gerçek ışığa karşı bir bilinç uyanması. Kendi pişmanlıklarının, şüphelerinin, karşıtlıklarının aslında onun, tanrının büyük ‘’elmas’’ının ya da hazinesinin doğurduğu bir sonuç, hata olduğunu dile getiriyor. Burada Razika Bouzenard elması denizle ilişkilendirse de ben şairin, bulunduğu dünyayı mı yoksa mezarlıktan yani ölümden sonraki dünyayı mı belirttiği konusunda şüpheliyim; belki her ikisini de belirtmiş olabilir çünkü bütün bu düşünceler şairin kendi iç dünyasında olmakta bu da dolaylı yoldan elması ya da hazineyi şairin kendisi yapar ve neticesinde büyük hata başlı başına kendisidir. Öte yandan aslında yalnızca kendisi değil, kendisi gibi olan tüm ihtiyatlı güvercinler ya da canlıları da dahil ediyor.

Bu strophe’da uyakta anlamsal yön değişiyor yani son üç dizeyi, CCB olarak, tek bir cümlede ele almalıyız. Yoğun bir ay ışığının deniz yüzeyinde parladığı bir gün, toprağın altındaki insanlar, cesetler ağaç kökleriyle birlikte çıkıp Tanrıyla bir olacaklar. Buradan, tereddütle birlikte, kıyamet günü ya da toplanma günü tüm canlıların yeniden dirilişini, doğuşunu simgeleyen bir anlam çıkarılabilir.

“Ils ont fondu dans une absence épaisse,

L’argile rouge a bu la blanche espèce,

Le don de vivre a passé dans les fleurs !

Où sont des morts les phrases familières,

L’art personnel, les âmes singulières ?

La larve file où se formaient des pleurs.

“Koyu yokluk içinde eridiler bir tevi,

Kıpkırmızı kil içti bütün o beyaz nevi,

Geçti artık yaşama vergisi çiçeklere!

Nerede ağızlarından düşmeyen sözler, hani,

Nerede herkesin kendi benliği, hali şanı?

Kurt düştü gözyaşının toparlandığı yere.

Bu cesetler ki yoğun bir köpük dalgasında ya da kalın toprağın altında eriyip gittiler (Burada emin olmamakla birlikte ‘’ils’’ üçüncü çoğul öznesini, cesetler, ölüler anlamına getiriyorum). ‘’L’argile rouge’’ tamlaması ise deniz kıyısını yani güneşin parlak ışığıyla, parıltısıyla kızaran kumsalı tasvir etmekte. Öyle ki daha önceki strophe’larda da bu kıyıların öteki dünyaya bir geçiş kapısı niteliğinde olduğunu belirtmiştim. Fakat burada deniz kıyısının içtiği (ilk anlamı ‘’içmek’’ olan ‘’boire’’ yüklemi kullanılmış) ya da içine çektiği ‘’la blanche espèce’’ tamlaması için tam bir anlamlandırma getiremeyeceğim. Şair burada kendisini mi belirtiyor yoksa Razika Bouzenard’ın belirttiği gibi ölü bedenleri mi kastediyor? Lakin tamlamanın çoğul olmaması da burada önemli bir nokta.

Reenkarnasyon. Denizin ya da toprağın altında, mezarlıkta olan ölü bedenler ağaç kökleriyle doğaya karışıyor. Böylelikle ilk başlarda belirttiğimiz büyük dengeyi sağlıyorlar. Ölüm yeni bir yaşamı doğuruyor. Hayat başka bir çiçekte yeniden başlıyor. Bu gerçekten bir çiçekte olabilir ya da başka bir canlıda veyahut bir ağacın özsuyunda meydana gelen kurt larvasında (Türkçe çeviride ‘’kurt’’ ifadesi başka anlamlara kayabilir, orijinalde ‘’larve’’ yani küçük elma kurtlarından bahsediliyor. Ayrıca ‘’pleur’’ sözcüğü ağaçların öz suyu anlamına da gelmektedir.) Bu dönüşümle cesedin, ölünün ya da insanın veya canlının ölümden önce sahip olduğu her şey yok oluyor, bambaşka bir hale bürünüyor. Yine beşinci strophe’da da belirttiğimiz gibi meyve ağız yoluyla öldükten sonra soyut bir tada dönüşüyor ve elma olmaktan çıkıyor. Ölü beden de bu şekilde soyutlaşıyor.

“Les cris aigus des filles chatouillées,

Les yeux, les dents, les paupières mouillées,

Le sein charmant qui joue avec le feu,

Le sang qui brille aux lèvres qui se rendent,

Les derniers dons, les doigts qui les défendent,

Tout va sous terre et rentre dans le jeu !

“Gıdıklanmış kızların o keskin ve haşarı

Çığlığı, gözler, dişler, ıslak göz kapakları,

O muttasıl ateşle oynayan güzel meme,

Teslim olan dudaklar ucunda parlayan kan,

Son lütuflar ve nâdim olan eller ve o zaman,

Hepsi toprağa girer, başlar öbür hengâme.

AABB uyağını şu şekilde özetleyebiliriz: O tatlı ve neşeli genç kızların zevk dolu ince çığlıkları, gözleri, dişleri, ıslak ve nemli göz kapakları ve hatta ateşle oynayan, tehlikeli, çekici, kışkırtıcı göğüsleri dahi toprağın altına gidecek ve oyunun, asıl gerçekliğin içinde yer alacaklar. Diğer bir deyişle bütün güzellikler bu gerçeklikle yüzleşecek. Ve tabi ki kan gibi parlayan dudaklar ve onları saklayan bir armağan, bir lütuf olan parmaklar da aynı sonla yüzleşecek.

Bu strophe aslında şiirin kilit noktası çünkü ilk başta yer verdiğimiz Yunanca ithaf bölümünde yer alan cümlenin sözcüğü sözcüğüne tercümesini desteklemektedir. Şair âşık olduğu kadını bu strophe’da betimlerken onun da bir gün öleceğini biliyor ve onun ölü bir güzellik olduğunun farkında aslında.

“Et vous, grande âme, espérez-vous un songe

Qui n’aura plus ces couleurs de mensonge

Qu’aux yeux de chair l’onde et l’or font ici ?

Chanterez-vous quand serez vaporeuse ?

Allez ! Tout fuit ! Ma présence est poreuse,

La sainte impatience meurt aussi !

“Ya siz, büyük ruh, burada şu yaldızla denizin

Ten gözüne serdiği yalana düşmeksizin,

Acep başka bir hülya ümit eder misiniz?

Şarkı söyler misiniz buhar olunca bile!

Varlığım mesameli! Evet, her şey nafile!

Mukaddes sabırsızlık bile ölür şüphesiz.

Şair bu strophe’da, büyük bir ihtimalle, okuyucuya sesleniyor. Ona, artık bu yalan renklere sahip olmayan bir düş kurup kurmayacağını soruyor. Çünkü buraya kadar şair, anlatmak, aktarmak istediğini açıkça dile getirdi. Önceki strophe’larda denizi, dünya hazinesini gözetleyen bir göze benzetmiştik. Bu altından yani dünyanın hazinesinden ve dalgalardan yani bir düzenden oluşan etten göz, canlı deniz, mezarlık, öte dünya, burada, benim içimde, karşımda ne arıyor? Ve kutsal sabırsızlık, bekleyiş dahi ölüp gider. Siz ölüp gittiğinizde veya duman olup kaybolduğunuzda şarkı söyleyebilir misiniz? Neşeli olabilir misiniz? Bu melankolide aynı canlılığı gösterebilir misiniz? Öyleyse hadi, şuna bir açıklık getirelim. Ne de olsa bütün her şey aynı sona gidiyor. Ve şair de kendi sonunun aynı olduğunu, gelecekte buharlaşacağını biliyor.

“Maigre immortalité noire et dorée,

Consolatrice affreusement laurée,

Qui de la mort fais un sein maternel,

Le beau mensonge et la pieuse ruse !

Qui ne connaît, et qui ne les refuse,

Ce crâne vide et ce rire éternel !

“Koymuş çirkincesine başına defne dalı,

Tesellici, perişan ve yaldıza boyalı.

Ölümsüzlük, eceli ana kucağı yapar.

Güzel yalan, dindarca bir gayret kokan hile!

Şu ebedi gülüşü, şu boş kafatasıyla

Görüp de isteyecek, benimseyecek kim var?

Yavan ve önemsiz, hem bilinemez ve karanlık hem de altın sarısı gibi parlak ışık saçan, ulu ortada olan şu öteki dünyada bizi bekleyen ölümsüzlük düşüncesi berbat bir şekilde, fena halde büyük bir hevesle teselli verse de sonunda yine ana kucağı, dönüş, varış, ölüm oluyor. Bu aldatmaca boş bir kafanın ürünü ve bu duruma sonsuz kahkahalar, alaylar eşlik ediyor. Bu ölümsüzlük yalanını ve dindarların kurnazlığını kim nereden bilebilir ve bilse bile nasıl reddedebilir?

“Pères profonds, têtes inhabitées,

Qui sous le poids de tant de pelletées,

Êtes la terre et confondez nos pas,

Le vrai rongeur, le ver irréfutable

N’est point pour vous qui dormez sous la table,

Il vit de vie, il ne me quitte pas !

“Derinlikteki ecdat, kafalar boşalarak

Bunca kürek dolusu toprak altında toprak

Ayırt etmez oldunuz yukarda yürüyeni;

Asıl kemiren, şüphe kabul etmeyen böcek,

Sofra altında yatan sizlere gelmeyecek,

O hayattan can alır, bırakıp gitmez beni,

Kürek kürek atılmış toprağın, ağırlığın altında yatan başlar, beyinler, zekalar, düşünceler ve derinlerde kaybolmuş soylar, atalar yok olup gitmiştir. İşte buna neden olan toprağa şaşkınlıkla bakmak gerekiyor yani kıyıya, ağıza şaşırmak. Yok olup giden insanlara değil. Mezarlıkta yatan cesetler önemli değil. Önemli olan bu mezarlık olgusu ve bu duygu. Bu strophe’da da yine on dördüncüsünde olduğu gibi CCB uyaklarını beraber alacağız. Bu mezarlık olgusu şairi bir kemirgen gibi, bir solucan gibi yiyip bitiriyor ve bu olgudan habersiz olmak, umursamaz davranmak asla mümkün değil. O yaşamın içindedir ve ne şairi ne de diğer canlıları terk eder, bırakır.

“Amour, peut-être, ou de moi-même haine ?

Sa dent secrète est de moi si prochaine

Que tous les noms lui peuvent convenir !

Qu’importe ! Il voit, il veut, il songe, il touche !

Ma chair lui plaît, et jusque sur ma couche,

À ce vivant je vis d’appartenir !

“Kendi kendimden nefret, kendi kendime sevgi!

Gizli dişi o kadar benliğime yakın ki,

Ona nasıl bir isim vereyim, şaşıyorum.

İstiyor, dokunuyor, görüp geliyor dile,

Tenimden hoşlanıyor, ta yatağımda bile

Ben bu canlıya ait olmakla yaşıyorum.

Şair burada başka bir mücadeleye girişir. Bencillik, narsistlik, kendini sevme ya da kendine karşı nefret duygusu ve önceki strophe’da geçen solucan olgusu. Bu durum bir çürük diş kadar yakın ve sızlıyor kendi içinde. Bu içinde bulunduğu duyguyu ve kendisi kemiren olguyu nasıl tanımlayabileceğini de bilmiyor üstelik. Buna, bu canlıya, bu virüse bağlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor, çalışıyor, uğraşıyor. Ve ne olursa olsun bu canlı, şairle birlikte görüyor, istiyor, düşünüyor, hissediyor. Şairin bedeni onun hoşuna gidiyor, onu bir yatak gibi kullanıyor. Bu strophe’da isimlendiremediği canlıyı ‘’ruh’’ olarak söyleyebiliriz ve bencilliğiyle mücadele etmek için ruhundan nefret etmesi gerekiyor. Belki de bedeninden.

“Zénon ! Cruel Zénon ! Zénon d’Élée !

M’as-tu percé de cette flèche ailée

Qui vibre, vole, et qui ne vole pas !

Le son m’enfante et la flèche me tue !

Ah ! le soleil… Quelle ombre de tortue

Pour l’âme, Achille immobile à grands pas !

“Zénon, ey zalim Zénon, Elealı Zénon, sen

Hem uçan, hem uçmayan, fakat ihtizaz eden

O kanatlı okunla beni delmedin değil:

Ses beni yaşatıyor, ok öldürüyor beni!

Ey Güneş! Ruha yayma kaplumbağa gölgeni,

Sen, koca adımlarla kımıldamayan Achille!

Şair burada paradokslarıyla ünlü felsefeci Elealı Zenon’a[10] atıfta bulunur. İçinde bulunduğu bu ikilemin sebebini onun düşüncelerine bağlar. Öyle ki adı geçen filozof ok paradoksunda okun anlık olarak tek bir noktada hareketsiz olduğunu söyleyerek gerçek anlamda hareketin mümkün olmadığını belirtmiştir. Gönderme yapılan diğer bir paradoksta ise Yunan kahramanı Akhilleus ile bir kaplumbağanın yarış yaptığı hayal edilir. Kaplumbağa, Akhilleus’tan yüz metre önde başlasa dahi Akhilleus kaplumbağanın olduğu konuma her geldiğinde kaplumbağa da biraz olsa ilerlemiş olacaktır. Böylelikle onu geçemez ve bu da hareketin imkansızlığının bir kanıtıdır. Tabi bu paradoks sözü geçen filozofa ait. Şairimiz bunu kendi durumu için örnek alıyor. Önündeki ölümün karanlığı nasıl bir karanlıktır ki onu aydınlatmak mümkün değildir!

“Non, non !… Debout ! Dans l’ère successive !

Brisez, mon corps, cette forme pensive !

Buvez, mon sein, la naissance du vent !

Une fraîcheur, de la mer exhalée,

Me rend mon âme… Ô puissance salée !

Courons à l’onde en rejaillir vivant !

“Hayır! Kalk da kucakla artık hareli suyu!

Vücudum, parçalayın bu düşünen kadroyu;

Bağrım, rüzgârın girsin doğuşu içerine!

Tüten serinliğiyle şu denizin inbatı

Ruhumu bana verdi… Ey tuzun saltanatı!

Suya koşalım canlı fışkırmak için yine!

Bu strophe’da şair artık meditasyon halinden uyanmış, bedeni ile ruhu bir bütün olmuş vaziyettedir. Artık bilginin timsali denizin sakinliğiyle ruhun gerçekliğini kavramıştır. Aynı zamanda rüzgârın uyanışıyla yeniden canlılığa kavuşmakta, rüzgâr bir ruh gibi bağrından içeri girmekte. Bu meditasyon durumu onu hakikate ulaştırıyor ve canlı bir şekilde yeniden doğmak, fışkırmak için suya, denize, mezarlığa koşmak gerektiğini kavrıyor. Yani intihara koşmayı değil de ölümü hatırından çıkarmaması gerektiğini anlıyor.

“Oui ! Grande mer de délires douée,

Peau de panthère et chlamyde trouée,

De mille et mille idoles du soleil,

Hydre absolue, ivre de ta chair bleue,

Qui te remords l’étincelante queue

Dans un tumulte au silence pareil,

“Evet, Koca, izanlı hezeyanlar denizi,

Kaplan postu, güneşin binlerce, dizi dizi

Hayali batıp sönen pelerin, zaman zaman

Sessizliği andıran bir uğultu içinde,

Lacivert teniyle mest, bir üstü açık inde,

Kıvılcımlı kuyruğuna diş geçiren Şahmeran.

Şair artık bilinçli bir şekilde denize sesleniyor. Onu bir panterin cildi gibi olan delikli Yunan paltosuna benzetiyor. (Yine Zenon’a bir atıf.) Panter cildi kadar haşmetli fakat bir o kadar da zayıf, güçsüz bir denizi niteliyor. Böylesi sessiz bir uğultu içinde (denizin, mezarlığın sesi) güneşin binlerce parıltısıyla deldiği zayıf bir deniz, ışıkla aydınlanan karanlık bir mezar. Razika Bouzenard’a göre deniz aynı zamanda yedi başlı deniz canavarı Hidra’ya[11] da benzetiliyor. Türkçe tercümede (üstelik Cemal Süreya’nın tercümesinde dahi) İran-Pers mitolojisinden bir varlık olarak ‘’Şahmeran’’[12] uygun bulunmuş. Bunun üzerine farklı yorumlar, tartışmalar yapılabilir.

“Le vent se lève !… Il faut tenter de vivre !

L’air immense ouvre et referme mon livre,

La vague en poudre ose jaillir des rocs !

Envolez-vous, pages tout éblouies !

Rompez, vagues ! Rompez d’eaux réjouies

Ce toit tranquille où picoraient des focs !

“Rüzgâr uyandı… Artık yaşama zamanıdır!

Kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır,

Su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı!

Pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz:

Yık dalga! Yık keyifli sularında ey deniz,

Yelkenin yem yediği şu asude çatıyı!

Ve sonunda rüzgâr uyanıyor, ruh gerçeklikle özdeşleşiyor. Bu rüzgâr onun kaderini belirliyor ve hayata, gerçekliğe tutunmak, onu özümsemek gerekiyor. Artık şair için hiçbir şüphe kalmamıştır. Bu tozlu, köpüklü dalgalar kayaları parçalamaya, güvercinler bu sakin çatıda yemlenmeye, yaşayıp gitmeye devam eder. Yani bir denge çerçevesinde mezarlık devamlı yeni cesetlerle dolar ve dünyada da canlılar yaşamlarına devam ederler. Ve bu düzen de olması gerektiği gibi böyle sürüp gitmeli.

Son olarak, bu incelemenin çok detaylı olmadığı konusunu yeniden vurgulamak istiyorum çünkü bu şiiri kısa bir süre içinde okuyup, çok fazla bir analiz yapmadan hatta akrostiş tekniğinden bile faydalanmadan üzerinde çalıştım. Deniz Mezarlığı hakkında bir deneme yazmış olan Paul Pieltain’in eserini bile inceleyemedim çünkü e-arşiv üzerinden erişim sağlayamadım. Öte yandan her sembolist şiirin en ince ayrıntısına kadar incelenmesi gerektiğini savunuyorum. Çünkü burada, bütün bu şiirde yatan, gizlenen bir felsefe var, insani bir hayal gücü ve onun oluşturduğu bambaşka ruhsal bir dünya var. Asıl olan da şiiri okuyup geçmekten ziyade bu dünyayla, şairin dünyasıyla bağ kurabilmek olduğunu düşünüyorum. Umarım bu incelemeyi keyif alarak okumuşsunuzdur.


[1] “Hermetizm, Antik Mısır’da yaşamış bilge Hermes Trismegistus’un öğretisidir. Antik Yunan yazarlarına göre bu ezoterik öğreti Mısır’ın özellikle Teb ve Memphis tapınaklarındaki inisiyasyonlarda öğretiliyordu. Mısır kökenli Yunanca metinlerde Hermes Trismegistus’tan maji’nin, simya’nın, astroloji’nin, astronomi’nin, tıb’bın ve bilgeliğin kurucusu olarak söz edilir. Bu metinlerde ondan “üç kere büyük Hermes” anlamında “Hermes Trismegistus” olarak söz edilir.” (Vikipedi).

[2] Antik Yunan trajedisinde bir şiir biçimidir.

[3] Arkhilokhos, M. Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında (M. Ö. 680-645) yaşamış Antik Yunan şairi. (Vikipedi).

[4] Kendisi hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadım fakat bu yazıda onun şiir analizindeki birkaç yorumlamalarından esinlendim: http://www.aldebaransoft.es/Teatro-Escritos/cimetiere%20marin.htm (16.10.2019)

[5] Pindaros, Pindar, Pindare, (Grekçe: Πίνδαρος), Antik Yunanistan’da M. Ö. 4. yüzyılda yaşamış bir şair. (Vikipedi)

[6] Pindare, Pythiques, III.

[7] Yazıda yer alan orijinal şiir metni fr.wikisource.org sitesinde yer alan Le cimetière marin maddesinden birebir alınmıştır.

[8] Şiirin Türkçe tercümeleri Sabri Esat Siyavuşgil’e aittir. İlhan Berk, Başlangıcından Bugüne Fransız Şiir Antolojisi (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001), sf. 205-209. Ayrıca metinde yer alan alternatif tercümeler şahsıma aittir.

[9] Roma mitolojisinde bilginin, zekanın ve düşüncesinin tanrıçası.

[10] Elealı Zenon veya Zeno, Parmenides’in izleyicisi olan Antik Yunan filozofu. Elea Okulu’nun en önemli filozofları arasında yer alır. (Vikipedi)

[11] Hydra ya da Hidra, Yunan mitolojisinde anlatılan çok başlı bir yaratık. Argolis antik şehrinde, Lerna bataklıklarında yaşayan çok başlı bir canavarın adıdır. Hydra’nın nefesi bir insanı öldürecek kadar zehirliydi. Bu canavarın öldürülmesi Herkül’ün on iki görevi arasında ikinci sırada yer alan vazifedir. (Vikipedi)

[12] Şahmeran, İran-Pers mitolojisinde rastlanan akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan şeklindeki Maran adı verilen, doğaüstü yaratıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan varlık. (Vikipedi)


Ekim 2019

Revize/Redaksiyon : Mart 2024

Nedim Samuel