Edebiyatla özellikle de şiirle ilgili olanların Charles Baudelaire ismini duymadıklarını iddia etmeleri hiç de inandırıcı gelmez. Şiir türünü bulutların üzerine çıkaran bu yüce şair, Arthur Rimbaud’nun deyimiyle[1], şairlerin tanrısı unvanını gerçekten hak ediyor. İşte bu yüzden edebiyat yolunu takip etmeyi tercih etmiş her birey bu tanrıyı tanımalıdır. Peki onu, bu mecazi konuma yücelten çevresi nasıldı? Barbey d’Aurevilly şair için şöyle diyor: “Romantizmden beslenen, klasisizme yönelen, kayıp bir dönemin Dante’sidir o.” Zira şair aynı zamanda Parnas ekolünün ve sembolizmin de yavaş yavaş yeşerdiği bir dönemden besleniyor.
Onun bu derece geniş düşünceli bir şair olmasında farklı nedenler de var. Bunlardan birisi Hindistan seyaheti; genç Baudelaire parıltılı bir eğitim hayatına sahip olmasına karşın liseyi terk etmiş ve daha başıboş diyebileceğimiz “bohem” hayatı seçmiştir. Hindistan seyahatini ise yirmili yaşlarında gerçekleştirmiştir ve egzotizmin meyvelerini de böylece toplamıştır. Diğer bir önemli nokta, her ne kadar sonradan üne kavuşmuş olsa da Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’yi ve eserlerini tanımasıdır. Böylece içinde tanımlamaya çalıştığı ruh halinin de karşılığını bulmuştur. Onun birçok eserini de Fransızcaya kazandırmıştır.
Temmuz 1857’de yayımlanan Les Fleurs du Mal[2] adlı eseri için Baudelaire şöyle diyor: “Bu iğrenç kitapta benim tüm düşüncelerim, tüm duygularım, tüm inancım ve tüm nefretim yer alıyor.” Şair kendi deneyiminden yola çıkarak insan olmanın trajedisinin izini sürüyor. Baudelaire, şiddet ve zevk gibi ya da iyi ve kötü veya güzellik ve çirkinlik, daha geniş anlamda cehennem ve cennet gibi karşıt olan ama beraber anılan ikiliklere ışık tutuyor. Şiirlerinde gördüğümüz melankoli ve onu izleyen şeytani düşünceler ve devamında ortaya çıkan erotizm duygusudur.
Bu makalede incelediğim L’Albatros şiiri Les fleurs du mal koleksiyonunun ikinci bölümü olan Spleen et Ideal‘de yer alıyor. On iki heceli mısralarla alexandrins[3] türünde yazılmıştır. Her kıta için dört mısra olmak üzere on altı mısradan oluşur. Bu şiir, o zamanlar yirmi yaşında olan Baudelaire tarafından Bourbon Adası’na (şimdi Réunion) yapılan deniz yolculuğu sırasında yazılmaya başlanmıştır.
Bu çalışmayı yaparken, göstergebilimden de faydalanarak, her kıtayı ayrı ayrı incelemeye çalıştım. Üstelik burada şiirin özgün bir çevirisini de sunuyorum. Bununla birlikte daha önceki yapılmış analizlerden faydalandım ancak yeni söylemler de geliştirdim.
« Souvent, pour s’amuser, les hommes d’équipage
Prennent des albatros, vastes oiseaux des mers,
Qui suivent, indolents compagnons de voyage,
Le navire glissant sur les gouffres amers. »
“Sıklıkla, eğlenmek adına, sefer işçileri
Yakalarlar Albatrosları, bu dev deniz kuşlarını,
Seferin bu miskin eşlikçileri, takip eder
Acı girdaplar üzerinde yüzen gemileri.”
İlk dörtlük bize mekanları ve karakterleri tanıtıyor. Ayrıca karakterlerin tanışmalarından önce sahip oldukları karakteristik özellikleri sunuyor. Bu ilk kıta için ana karakter olarak sayabileceğimiz sefer işçilerinin amaçlarını tahmin edebiliyoruz. Örneğin eğlenmeye ihtiyaç duymaları gibi.
İlk satırda, “sıklıkla” zarfının kullanılması bize bu metnin bitmemiş veya hala devam eden bir hikayeyi anlattığını gösteriyor. Denizdeki yaşamdan bir sahnenin anlatıldığı bu metinde karakterler “mürettebat yani sefer işçileri” ve “albatroslar yani bir deniz kuşlarıdır”. Bu albatrosları aynı zamanda hem özne hem de nesne olarak görüyoruz. “Albatros” olarak çağrıldıklarında mürettebat için birer nesnedirler. “Engin deniz kuşları” olarak özgürce uçtukları zamanlar öznedirler. Bu bize özgürlüğün ve köleliğin bir arada tek bir yerde, tek bir kişide veya belki de şairin, Charles Baudelaire’in, içinde bulunabileceğini hatırlatıyor.
Mekan “denizler” ve “gemi” olarak dikey bir biçimde kesilir. Bu iki mekan bize doğal olan ile yapay olanı çağrıştırır. Yaşam ve ölüm, özgürlük ve hapishane vb. Mürettebat için denizler korkutucu ve gizemlidir, ancak albatroslar için öyle değildir çünkü denizler onların evidir. Deniz kuşları oldukları zamanlar devdirler. Burada “dev” sözcüğü iki farklı anlamı yansıtıyor. Birisi albatrosun heybeti, diğeri denizin enginliği.[4] Bu kuşlar gemiyi takip etmeye başladıkları zaman tembel birer canlıya dönüşüyorlar. Bu mısralardaki zıtlık, albatrosların (belki de şairlerin) çaresiz oldukları duruma işaret eder, çünkü mürettebat albatrosları yakaladıklarında korkularını unutmaktadırlar. Öte yandan mürettebatın (veya toplumun) albatroslardan (veya şairlerden) kaçındığını ancak albatrosların bu yüzen gemilerden kaçmadıklarını da anlıyoruz.
« À peine les ont-ils déposés sur les planches,
Que ces rois de l’azur, maladroits et honteux,
Laissent piteusement leurs grandes ailes blanches
Comme des avirons traîner à côté d’eux. »
“Kondukları zaman güvertelerin üzerlerine,
Maviliklerin sakar ve utangaç kralları,
Yakınarak sererler büyük beyaz kanatlarını
Tıpkı iki yanda dövünen kürekler gibi.”
İkinci kıtada mekan daralıyor. Denizler egzotik ya da ütopik bir mekana dönüşüyor ve artık “masmavi” olarak adlandırılıyor. Diğer yandan albatrosun özne olarak bir değişim yaşadığını görüyoruz çünkü artık güvertededir, bir mekandan başka bir mekana geçmiştir. Mekan değişikliği, karakteristik özelliklerini de değiştiriyor. Önceden kraldı ama artık sakar ve utangaç. Bu dönüşüm bir antitezi de doğuruyor zira büyük beyaz kanatları olması onları gökyüzünde “dev” yaparken, güverte üzerinde bu kanatların hiçbir özelliği yoktur.
Öte yandan, bu kıta şairin topluma karıştığı zamana karşılık gelir. Şair bir süre kendi özgür iç dünyasından uzaklaşır ve ihtişamını göstermek için insanlarla kaynaşır. Bu süreçte albatroslar artık kanatlarını kullanamadıklarından dolayı yeteneklerini de sergileyemezler.
« Ce voyageur ailé, comme il est gauche et veule !
Lui, naguère si beau, qu’il est comique et laid !
L’un agace son bec avec un brûle-gueule,
L’autre mime, en boitant, l’infirme qui volait ! »
“Bu kanatlı yolcu, nasıl da sakar ve bitkin !
Güzel değildir artık, gülünç ve çirkin
Biri küçük piposuyla gagasını dürtükler !
Öteki topallayarak yansılar bu uçan güçsüzü !”
Burada, bir anlatıcı, bir gözlemci devreye girer. Bu gözlemci büyük bir ihtimalle Albatros’u tanıyan ya da şairin çevresinden bir kimsedir. Şairin yorgun ve yaşlı göründüğünü söyler ve onun eskiden daha canlı olduğunu da bilmektedir.
Bu kıta için iki görüş bulunuyor. Bunlardan biri, albatrosun Charles Baudelaire olduğudur, diğeri ise Baudelaire’in başka bir şairin veya bir arkadaşının izlenimlerini aktardığı yönündedir. Bu ikincisini düşünen eleştirmenlerin çoğu bu ifadelerin Baudelaire’in dehasına uygun olmadığını düşünmektedir. Bu yorumu ben de haklı buluyorum zira albatroslar önceki iki kıtada çoğul olmasına rağmen bu kıtada tekil ifade edilmiş. Bu nedenle burada yalnızca bir kişiyi sembolize ettiğini söyleyebiliriz.
Noktalama işaretlerinin kullanımı da burada önemli çünkü tek başlarına üç tane ünlem işareti bize çok şey ifade edebilir. Örneğin gözlemcinin, şairin bu acıklı durumundan etkilendiğini ve acısını bir şekilde yansıtmak istediğini anlıyoruz.
Öte yandan hikayeye genel olarak baktığımızda, mürettebat amacına ulaşmış görünüyor. Bu kıtayı hikaye anlatımında öznenin eylemini gerçekleştirdiği zaman olarak gösterebiliriz.
Gözlemci, bu kıtanın son mısrasında mürettebattan birinin, Albatros’u taklit ederek, topalladığını söylüyor. Bu durum bize şairin zor durumda olduğunu hatırlatıyor. Kanatları olmasına rağmen topallayarak yürümesi başka bir tezatlığı daha ortaya koyuyor. Uçabilen ama güçsüz bir varlık, maviliklerin ya da ilhamın kralı ancak aynı zamanda sıradan bir insan.
Mürettebat veya toplum, albatrosun veya şairin güzelliğine ve görkemine kayıtsız ve duyarsızdır. Öte yandan albatros karakteri merhameti ve doğal olanı çağrıştırırken, mürettebat ise okuyucuda vahşi bir insanlığı ve yapaylığı çağrıştırmaktadır.
« Le Poète est semblable au prince des nuées
Qui hante la tempête et se rit de l’archer ;
Exilé sur le sol au milieu des huées,
Ses ailes de géant l’empêchent de marcher. »
“Şair bulutların prensine benzer
Fırtınayla dans edip, oklara göğüs gerer ;
Yeryüzünde yuhalamalar arasında sürgün,
Dev kanatları ilerlemesini engeller.”
Bu son kıta öncekilerden farklıdır çünkü konu artık öyküsel anlatımdan çıkıp açıklamalı anlatıma dönüşmektedir. Bu kıta sembollerin yorumlandığı kıtadır. “Benzer” sözcüğü burada albatros simgesi ile onu karşılayan şair arasındaki analojiyi fark etmemizi sağlar. Yani albatroslar gerçek dünyada şairleri simgelemektedirler, mürettebat ya da sefer işçileri ise okuyucuyu, eleştirmenleri ve diğer insanları simgeler. Deniz, mavilik ve bulutlar şairin iç dünyasını konu alırken, güverte ise toplumun ortamıdır.
Kuş uçma yeteneğini kaybettiğinde özgünlüğünü ve ilhamını da kaybeder. Şair, kendisini anlayamayan bir toplumda aşağılanmış, yalnızlaştırılmış, yanlış anlaşılmış, ötekileştirilmiş, lanetlenmiş ve yabancı olarak görülen üstün bir varlıktır. Şair “bulutların prensidir” ama “yeryüzünde sürgün” olduğu zamanlar hünerini, kalemini kullanamaz. Bu hüner ise dev kanatlarla ilişkilendirilmiş.
Şairin şiir içindeki dönüşümü
Şiirin başından sonuna kadar şaire atfedilen sıfatları ele aldığımızda varacağımız sonuç bir “düşüş” imgelemidir.
Şair her şeyden önce bir “albatros” olduğunda öznedir. Birey olarak özgür ve benzersizdir. Ancak sonrasında bir düşüş yaşar ve daha genel bir ifadeyle çağrılmaya başlar. Albatros kimliğini kaybeder ve sıradan bir “kuş” olur.
Bu dünyadaki yolculara yol arkadaşı olarak rehberlik eden bir varlık iken yolunu bulmaya çalışan bir yolcuya dönüşür. Kanatları ağır birer yük olmuştur.
Gökyüzünün, denizin ve maviliklerin kralı iken yüce bir varlıktı ama sonrasında sadece bulutların prensine dönüştü. Puslu bulutların arasına karışarak kendini sakladı.
Sonuç olarak
Edebiyat alanında genel anlamda şiirler ve şairler hiçbir zaman ön planda olamamışlardır. Ancak bu, onların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine herkesin bulamayacağı gizli hazinelerdir.
Charles Baudelaire, bu şiirinde bize toplumun şaire karşı tutumunu anlatır. Alegorik temsil, yakalanan ve istismar edilen kuş, yanlış anlaşılan ve reddedilen sanatçıyı temsil eder. C. Baudelaire kendisi gibi şairlerin toplumdaki durumunu göstermek adına çarpıcı bir dil kullanır. Bize şairlerin “düşüşünün” bir hikayesini anlatır.
İdeal olan ile gerçek olanı ayırt etmek gerekir. Şiir, sanatın ideallerini gerçeklikle karıştırmamamızı öğütler. Sanat sanatsal olmalı, idealleri içermeli, zira gerçeklik onu küçük düşürecektir. Sanat yalnızca sanat adına yapılmalıdır.
REFERANSLAR
- G. Lanson & P. Tuffrau. (1946). Manuel Illustré d’Histoire de la littérature française, Librairie Hachette, pages 660-662.
- Lagarde & Michard. (1969). XIXe siècle – Les Grands Auteurs Français du Programme V, BORDAS, pages 429-430.
- https://sites.google.com/site/francaislycee/poesie/albatrosqcm (25.06.2021)
- Wikipédia (Charles Baudelaire, Les Fleurs du Mal, Albatros) (25.06.2021)
[1] “Le premier Voyant, roi des poetes, un vrai Dieu” (İleri görüşlü, şairlerin kralı, gerçek bir Tanrı).
[2] Türkçeye Kötülük Çiçekleri olarak çevrilmiştir.
[3] Klasik dönem Fransız edebiyatı ölçüsünde, her biri altı heceden oluşan, yani toplam on iki heceden oluşan iki yarıdan oluşan bir mısradır.
[4] Alıntı.
7 Ağustos 2021
