Halı Canavarının Son Arzusu

Bir gece yine böyle bir hayalin içinde uykuya daldığı vakit meşe ağacından evinin bir odasında geziniyordu ve garip sesler duymaya başladı. Dışarısı kış mevsimindeymiş gibi çok soğuktu, üşüyordu ve ayrıca gecenin yarısı olduğu için karanlıktı. Sesler derinlerden geliyordu ve arı vızıldamasına benziyordu. Bu vızıltılar çok rahatsız etmeye başladı ve en sonunda dayanamayarak seslerin geldiği yere doğru kulak kesildi. Eğildi, diz çöktü ve seslere yaklaştı. Halının üzerine uzanmış, kafasını yan yatırmış ve şaşırmış bir şekilde izlemeye başladı. Canavarlar oradaydı. Demek bu garip seslerin kaynağı onlardı. Mihangel Lochem onları çok ufak buldu. Çok ufak oldukları için eline alamıyordu. Bu yüzden uzaktan sessiz olmalarını rica etti. Onu umursamadılar. Bu sefer çok sinirlendi ve sessiz olun diye bağırdı. Sesinin rüzgarından etkilendiler ve oradan oraya savruldular. Mihangel önce irkildi ve sonra onları suda boğmak istedi. Çünkü suda olanların havada, havada olanların ise suda boğulduklarını biliyordu. Canavarlar konuşmalarına devam ettiler. Mihangel onları anlayamıyordu ama bir yandan da ne yaptıklarını merak ediyordu.

En sonunda bir yolunu bulup halının içine girmeyi başardı. İyice küçüldü ve onların boyuna ulaştı. Halının ipliklerinden daha kısaydı artık. Hiç vakit kaybetmeden bu canavarların yanlarına doğru koştu. Canavarlardan birisi yüksek bir yere çıkmış ve diğerlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Mihangel aralarına karıştı, hiçbiri onun farkına varmamıştı. Ne kadar da pis kokuyorlardı. Mihangel evlerine gelen yabancıların hissettiklerini şimdi anlamaya başlamıştı. Artık bu canavarların konuştuklarını da anlayabiliyordu. Bir süre sessizce bekleyip neler olduğunu öğrenmek için onları dinledi.

Canavar uzunca bir süre konuştu ve kalabalık umutsuzca dağıldı. Canavarın yanında sadece başka bir tanesi kalmıştı. Mihangel yanlarına gitti. Konuşmacı olan yapmak istediği keşif için eşlik edecek birilerini arıyordu. Daha küçük olan diğeri üzgün görünüyordu ve onun gitmesini istemiyor, giderse başına kötü olayların geleceğine inanıyordu. Ama büyük olan canavar keşif konusunda kararlıydı. Bu canavar da tıpkı Mihangel’in içindeki gibi bir ruha sahipti sanki. Macera hevesi içindeki bu canavarın keşif tutkusundan etkilenmişti. Ama küçük olan engel olmaya çalıştı. Daha önce başka birinin bunu denediğini ve geri dönmediğini söyleyip duruyordu. Mihangel onu bu kadar düşünen biri olmasına sevindi. Ama bir yandan da bu heyecanlı keşfin arzusu içindeydi.

Canavar kendisiyle yolculuğa çıkmaya razı olduğu için Mihangel’a minnettardı. Ama henüz nereye gidecekleri hakkında bir fikri yoktu. Canavar “Işığa!” diye haykırdı. Mihangel bu ışıkta neyin nesi acaba diye düşünmeye başladı. Diğer yandan canavar ise hazırlıklara başlamıştı. “Vaktimiz kısıtlı, vaktimiz kısıtlı…” diye sürekli mırıldanıyordu. Küçük olan canavar yine itiraz ediyordu. Çirkin ve kapkara gözlerini çatarak onu sertçe sarstı. “Sen de öncekiler gibi öleceksin, biliyorsun…” diye bağırdı. Öteki daha olgun davranıyordu. “Elbette,” diyordu, “ancak bir şey var, ışık beni çağırıyor ve bana yardım etmesi için bu yabancıyı gönderdi.” Mihangel kendisinden bahsedildiğinin farkındaydı. Küçük canavarın yüzündeki sert bakış düzeldi ve sanki onun gitmesine razı olmuş görünüyordu.

Bir süre sonra yolculuğa çıkmak için artık hazır görünüyorlardı ve tedbirli bir şekilde yola koyuldular. Mihangel ışığın tam olarak ne olduğunu sordu. Canavar hiçbir şey söylemeden halının ipliğine tırmanmaya başladı. Mihangel şaşkınlıkla onu izliyordu. “Neyi bekliyorsun, gelsene,” diye haykırdı canavar. Mihangel nasıl tırmanacaktı şimdi? Arka bahçelerindeki kestane ağacına bile tırmanamazdı ki! En sonunda canavarın sırtına çıkıp halı ipliklerinin ucuna kadar yükselmeyi başardı. Ucu gözükmeyen bir denizi andıran odadaki halının parıltısı gözlerini kamaştırdı. Canavar halının ortalarına doğru olan yerleri işaret ederek “işte oraya ışık gelir ve sonra çabucak gider,” dedi. Ama Mihangel hayranlık içindeydi ve onu duymuyordu bile. Odasının göz kamaştırıcı manzarası karşısında tutulmuş kalmıştı. Eşyalar birer gezegen gibi görünüyorlardı. Odasının bu kadar güzel olabileceğini daha önce hiç düşünmemişti. Bu şaşkınlık hâlinin büyüsü canavarın altından çekilmesiyle bozuldu. Mihangel kendini bir anda yerde buldu. Ağaçtan düşmenin ne kadar korkunç olabileceğini aklına getirdi. Kendini toparladıktan sonra ışığa gitme konusunda canavardan daha istekli bir hale büründü. Hem bir şekilde yolu da biliyordu.

Canavar yanına keskin bir silah da almıştı. Mihangel bunun benzerini babasında da görmüştü. Balıkları temizlerken kullanırdı ve büyüyünce onun da böyle bir aleti kullanabileceğini söylerdi. Fakat canavarın yanında Mihangel için de bir silah vardı ancak o henüz bunu nasıl kullanacağını bilmiyordu. Canavar, “karşımıza kriccalar çıkarsa kendimizi savunmak zorunda kalacağız,” dedi. Mihangel kriccalar hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve neye benzediklerini bile tahmin edemiyordu. Ama kafasını sallamakla yetindi. Sonra yola koyuldular.

Uzunca bir süre ilerlediler. Mihangel artık tek başına halının ipliğine tırmanabiliyordu. Geldikleri tarafa doğru baktı ve gerçekte çok uzun bir yol kat etmedikleri sonucuna vardı. Ama çok yorulmuştu. Mihangel böylesine geniş bir gövdeyi bu kadar ince bacakların nasıl taşıdığını merak etmeye başladı. Başlarına da kötü bir şey gelmediği için seviniyordu. Ancak garip bir şekilde ağzı sulanmaya başladı. Bitkinlik acıkmasına neden olmuştu. İpliğin aşağısına baktı ve canavarın bir şeyler yediğini gördü. Hemen sevinçle aşağı indi ve yanına gitti. Ama canavar onu hoş karşılamamıştı. Çirkin ve kapkara gözlerini kocaman açtı, yanından gitmesini istiyordu ve yemeğini paylaşmayacaktı. Mihangel canavarın ne yediğini bilmiyordu ama açlıktan dolayı her şeyi yiyebilirdi. Keşke biraz olsun onunla paylaşsaydı. Bir kişi yemeğini paylaşıyorsa ona güvenebilirsin derdi babası. Bu yüzden onun güvenini henüz kazanmadığını düşündü. Başka yollardan bunu elde etmeliydi. Mesafeli bir yere oturdu ve canavara adını sordu. Canavar onu duymuyor gibiydi, doymaya başladığı sırada ağzını koluna sildi ve “bana Zû derler” dedi. Sonra mırıldanarak bir kenara geçti, sırtını döndü ve uyuklamaya başladı. Mihangel onun yarım bıraktığı yiyeceklerden yemek zorunda kaldı. Bir kereviz salatası ya da domates kızartması kadar olmasa da tatları fena değildi. Yorgunluktan sonra gelen doygunluk hissi onu uyumaya zorluyordu. Bir yer bulup dinlenmek için kıvrıldı. Zû’yu seyrederek iyi bir arkadaş olabileceği hakkında düşüncelere daldı ve bir süre sonra uyudu.

Çok geçmeden uykuları gürültüyle bozuldu. Farklı bir canavar Mihangel’in hemen yanında bekliyordu. Az ötede iki tanesi de kendisine doğru yaklaşıyordu. Bu canavarlar Zû’dan daha büyüktü ve renkleri de koyu yeşildi. O sırada Mihangel bu canavarlardan dört tanesinin Zû’yu sürüklediklerini gördü. Endişe ve korkuya kapıldı. Canavarlar onu da ayağa kaldırdılar ve sürükleyerek aynı yöne götürdüler. Aralarında garip bir dil konuşuyorlardı. Suratları öfkeli görünüyordu, ağızları daha genişti ve salyayla doluydu. Mihangel korku içindeydi ve sesini çıkarmıyordu.

Uzun bir süre sürüklendiler. Çoğu zaman bu canavarlar onları sırtlarına alıp zıplayarak yol aldılar ama Mihangel için bu daha yorucuydu. Çünkü zıplayarak gitmek ona dağ sırtından hızlıca koşarak inmek gibi hissettiriyordu. Bir keresinde bunu tecrübe etmişti ve onun için korkunç bir deneyim olmuştu. Bu canavarların sırtında Zû ile kat ettikleri yoldan daha fazlasını gitmişlerdi ve hiç dinlenmemişlerdi. Bu garip canavarlarda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu. Bu sırada hiç susamadığını fark etti, sadece açlık kendini hissettiriyordu. Zû’yu diğer canavarın sırtında fark ettiğinde onun da kendisinden farklı olmadığını gördü. Bitkinlikten gözlerini dahi açamıyordu. En sonunda genişçe ve aydınlık bir bölgeye vardılar.

Canavarlar bir süre beklediler. Kendi aralarında konuşuyor, bağrışıyorlardı. Mihangel sürüklenerek Zû’nun yanına kadar geldi. Adeta ölmüş gibi yere uzanmıştı. Güçsüz bir şekilde “artık işimiz bitti, kriccalar her yere yayılıyorlar ve kendilerinden başka her şeyi tüketiyorlar” diye mırıldandı. Demek Zû’nun daha önce bahsettiği kriccalar bunlardı. Mihangel çaresizce uzandı ve kriccaları korkuyla seyretmeye durdu.

Bir süre sonra konuşmalarını bitirdiler ve aralarından iki tanesi tutsaklara yöneldi. Bu bitkin iki tutsağın ayaklarını ve kollarını bağladılar. Aralarından biri başlarında nöbet tutmak için bekledi. Başka bir kricca ellerinde tuttuğu hareketli küçük canlılarla yanlarına geldi. Bunları tutsakların önüne fırlattı. Mihangel, Zû’yu zorla uyandırmaya çalıştı. Zû bu hareketli küçük canlıları görür görmez canlandı. Şişman ve tıknaz solucanlara benzeyen bu canlıların birinin kafasını kopardı ve afiyetle yemeye başladı. Bir yandan da “bu kriccalar ne kadar acımasız olsalar da beslenmeyi iyi biliyorlar hem de paylaşıyorlar” diye söyleniyordu. Neredeyse ölmek üzere olan Zû birden eski haline dönmüştü ve bu sırada bütün bir solucanı bitirmek üzereydi. Yüzü solucan sıvısı yüzünden simsiyah lekelerle doldu. “Bunlardan daha önce yediğini tahmin etmiyorum, kriccaları bu kadar üstün yapan bu besleyici puvoslar işte” diye de sürekli söylenip duruyordu. Daha sonra Mihangel, puvos adındaki bu canlıların az bulunduklarını ve besleyici olduklarını öğrendi. Zû, birini bitirdikten sonra hemen bir başkasını önüne çekti ve sıvısını emmeye başladı. Daha önce bencillik yapan Zû, solucanlardan parçalayıp Mihangel’a ikram ediyordu. Mihangel her türden eti yiyemezdi, her türden balığı da yiyemezdi ama bu sefer bu puvoslardan yemek zorundaydı çünkü çok bitkindi ve açlıktan dili damağına yapışmıştı.

Yemeklerini bitirdikten sonra nöbetçi kricca onları sımsıkı bağladı. Kıpırdayamıyorlardı. Başlarına geleceklerine katlanmak zorundalardı. Zû’nun neler olacağına dair tahminleri vardı ama Mihangel beklemeyi çok sevmezdi. Derin bir sessizlik hakimdi. Tam bu sırada beklenmedik bir şekilde sarsıntılar meydana geldi ve yerden yükseğe hafifçe zıplamaya başladılar. İstemsizce yaptıkları bu zıplamalar gittikçe şiddetleniyordu. Açık alandan bir kricca sürüsünün oradan oraya kaçışmaya başladığı görüldü. Daha uzakta fırtınaya benzer bir toz bulutu oluştu. Avcı olan kriccalar, Mihangel ve Zû’nun yanlarına gelip tutsaklarını kaçırmak istediler. Nöbetçi çoktan ortalıktan kaybolmuştu. Gürültüler ve sarsıntılar yavaş yavaş azaldı. Kriccalar ellerini çabuk tutuyorlardı. Sarsıntının yayıldığı noktadan uzakta bir yere doğru tutsaklarla beraber kaçmaya başladılar. Mihangel ile Zû’nun neler olduğuna dair pek bir fikri yoktu. Şaşkınlıkla kriccalara uymak zorunda olduklarını hissediyorlardı. Kriccalardan kaçamıyorlardı zira silahlarını almışlardı, ayrıca kaçmaya çalışsalar bile kriccalar onlardan daha hızlıydı.

Sarsıntılar tekrar başladı ve patlama sesine benzer bir ses dalgası yayıldı. Aniden bir selin içinde kaldılar. Her şey bir anda oldu. Sular içinde bütün bir grup her yöne sürüklendi. Bu tufan kriccaların çoğunu öldürmüştü. Mihangel bir tarafa, Zû ve birkaç kricca da başka bir tarafa sürüklendi.

Mihangel kendine geldiğinde önce hiçbir şey hatırlayamadı. Halının ipliğine yapışmış bir vaziyette kendini buldu. Suyun büyük bir kısmı halı tarafından emilmişti ama yine de her yer ıslaktı. Zorlukla doğrularak etrafına bakındı. Halının ortalarında olduğunu fark etti. Daha uzaklara odaklandığında sehpanın kasvetli bir tapınak gibi gözüktüğünü gördü. Sehpanın altından başlayan yolculuğun halının ortalarına kadar olan haritasını seçebiliyordu. Arka tarafına döndüğünde birden irkildi. Büyük cüssesiyle yatağın kenarına uzanmış Kırıkpati’yi fark etti. Çok uzakta olmasına rağmen burnundan alıp verdiği nefes bir tan yeli gibi üzerine geliyordu. Bu boyuttan bakınca insan kendi kedisinden bile korkabiliyordu. Öyle görünüyor ki Mihangel’in yokluğundan istifade edip rahatça evin içini dağıtmıştı. Zira halının diğer köşesinde yan yatmış olan sürahi her şeyi özetliyordu. Büyük sarsıntıların ve tufanın nedeni belli olmuştu.

Mihangel daha fazla zaman kaybetmeden Zû’yu bulup onu ışığa kavuşturmak istiyordu. Biraz etrafa bakındıktan sonra ileride birkaç kricca ile yerde kıvrıldığını gördü. Renginden ve boyutundan dolayı kolayca seçilebiliyordu. Bir süre sonra yanına vardığında Zû’nun hâlâ yaşıyor olmasına sevindi. Kriccalar büyük ihtimalle boğularak ölmüşlerdi. Ayağa kaldırmaya çalıştığı sırada sol kolunun koptuğunu gördü. Bu acı veriyor olmalıydı. Zû bir ara gözlerini açtı ve hemen bayıldı. Mihangel onu taşıyabilecek derecede kendini iyi hissediyordu. Hemen onu sırtına aldı ve yolculuğun kalan kısmını bu şekilde devam ettiler.

Kriccalardan epey uzaklaştığını düşündüğü sırada Zû’yu yavaşça yere yatırdı. Kopan kolunun olduğu yerdeki yarası kapanmıştı. İyileşme süreci çok hızlıydı. Zû gözlerini açtığında şaşkınlık içindeydi. Önce hiçbir şey hatırlayamadı. Mihangel ona hatırladığı kadarıyla anlatmaya çalıştı. Zû kopan kolu için az da olsa üzülmüştü. Uzunca dinlendiler, artık ışığa ulaşmaya az kalmıştı.

Halının tam olarak ortalarındaydılar. Bu sırada güneş doğmaya başlamıştı ve güneş ışınları pencereden girip odayı aydınlatıyor, halının üzerinde yayılıyordu. Islanmış olan halıyı kurutuyordu. Mihangel ışığın kendilerine doğru geldiğini Zû’ya sevinç içinde bildirdi. Heyecanla beklemeye koyuldular. Zû’nun isteği artık gerçekleşecekti. Mihangel’a minnettardı.

Zû ışığa doğru ilerledi. Işık Zû’nun üzerine süzülerek yaklaşırken son bir kez Mihangel’in yüzüne baktı ve bağırarak “koş! zıplayarak kaç git buradan, hemen!” dedi. Mihangel şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken Zû bağırmaya devam ediyordu, “her şey için sana teşekkür ederim, seni asla unutmayacağım,” dedi ve bir bacağını ışığa uzattı. Uzatır uzatmaz bacağından dumanlar çıkmaya başladı. Güneş ışınlarının sıcaklığı onu eritiyordu. Mihangel korku içindeydi. Zû ışığın içine yürüdü ve beyaz dumanlar içinde kayboldu. Mihangel üzgün bir şekilde ışığın henüz gelmediği tarafa doğru bilinçsizce koşmaya başladı. Güneş ışınları onu takip ediyordu. Ama ışıktan daha hızlı koşamıyordu.

Güneş ışınları Mihangel’i yakalamak üzereyken kafasını sehpaya çarparak uyandı. Eski haline geri dönmüştü artık. Sabahın erken saatleriydi. Hemen toparlanıp, ıslanmış olan halıyı iyice kurulamaya başladı. Bu esnada yolculuğa başladıkları yer olan sehpanın altının yani Zû’nun yaşadığı yerin karanlıkta kaldığını fark etti. Güneş ışınları oraya ulaşamıyordu. Bundan sonra sehpanın yerini hiç değiştirmemeye karar verdi. Daha sonra Kırıkpati’ye mamasını vermek ve sürahiyi yeniden doldurmak için mutfağın yolunu tuttu.


Mayıs 2015

Redaksiyon: Nisan 2022

Revize: Temmuz 2022

Nedim Samuel