Delirmek günümüz insanının, yani teknolojik devrimin insanları ya da geçiş dönemi nesli ve milenyum çağı çocuklarının, akıllarında bir zihinsel hastalık olarak tanım bulur. Elbette post-modern zamandaki toplum bilimciler bu tanımın gerçekte ne olduğunu bilirler. Bu, modern ve post-modern toplumcu yapının kurulmasına öncülük edenlerin bu yapıyı sürdürebilmek adına üzerinde çalıştıkları bir olgudur.
Şimdi deliliğin kökenine biraz değinelim. Delilik kavramı günümüzden farklı olarak antik çağlardan bu yana farklı sözcüklerle tanımlanmaktaydı. Rönesans ve Aydınlanma çağına etki eden antik çağ filozofları ve bilim insanları (bilim devriminin öncüleri) aslında birer deli olarak nitelendiriliyordu. Diyojen deliydi, (filozof olan). Tabii, Büyük İskender’i delirten de Diyojen değil miydi? Felsefeyi Aristoteles’ten, deliliği Diyojen’den öğrenmişti. Erasmus’ta bir deli miydi? Kendini bilge sanan bir deli, evet, bilge bir insandı çünkü “gerçek bilgelik deliliktir.” Böyle birçok ünlü düşünürün aslında birer deli olduklarını fark etmek için içinde bulunduğumuz post-modern toplumun oluşumunu irdelemek gerek.
Peki delilik aslında iyi bir duruma işaret ediyorsa, neden günümüzde kötü bir hastalık olarak anılıyor? Belki eş anlamı yüzünden karıştırılıyor. Bu kesinlikle doğru. Fakat sosyal psikolojinin temellerinin atıldığı XVII. yüzyıl sonlarında ve toplum biliminin yeni yeni doğmaya başladığı XVIII. yüzyılda, sözcük anlam kaymasına maruz kaldı. Dinin dogmatik kurallarını reddeden bazı rasyoneller, yeni bir dünya toplumu oluşturma çabalarına giriştiler. Sanayi devrimiyle emellerine ulaşan toplum bilimciler, uysal dünya toplumunu oluşturmaya devam ediyordu. Bu dönemlerde, deli olmak artık psikolojik etmenlere bağlanarak bir zihinsel hastalık tanımı olarak görüldü. Yani bilgelik ya da bilme sevgisi olan felsefeyi geri planda tutmak istiyorlardı. Onun yerine uysal bir düzen isteyen, XVIII. yüzyılda felsefeden kopan, sosyoloji (toplum bilimi) geçecekti. Artık yeni milenyum çağının fikir alanında bir tek sosyoloji hâkim olacaktı: Yani kitlelerin nasıl yönetileceği bilgisinin kötüye kullanılıp kullanılmayacağı düşüncesi. Bu dönemde de deliler vardı tabii, deliler her zaman var olacaklardır. Bu konu hakkında, Beckett “herkesin aslında deli doğduğunu ama bazılarımızın deli kaldığını” düşünür.
Rönesans’a tekrar dönelim. Montaigne, deliliğin “özgür bir zihnin komşusu” olduğunu söyler. Günümüzde normal olmamanın komşusu olarak görülmekte. Delilik eskiden değerliydi. Deliler eskiden değerliydi fakat zararlıydılar da (çoğu politikacıya göre). Sokrates deli olduğu için mi öldürüldü? Peki ya bugünkü tanımıyla bir deliyle karşılaşsanız, size zarar vereceğine inanır mısınız? Belki eski anlamıyla bir deliyle karşılaşırsanız size zarar verebilir. Kim bilir, bu belki sizin yararınızadır.
Bu yeni toplumda, deliler bu sisteme karşı çıkmadılar mı? Sartre, toplumun sıradanlık olduğunu belirtti. Schopenhauer toplumu ateşe benzetti. Nietzsche toplumun bir hastalık olduğunu söyledi: Git gide yayılan bulaşıcı bir hastalık. Bu hastalığın bir tedavisi var mıydı? Yukarıda saydığım isimlerin hocası belki bir tedavi yolu biliyordur: Platon, “toplumdan uzaklaştıkça, kendine yaklaşırsın” der. Kendine yaklaşmak belirmektir.
26 Kasım 2017
