Buzullar Eriyor!

20 Aralık 2020 – Bir toplu taşıma aracında, Nedim Samuel tarafından çekildi.

Hepimizin bir şekilde içinde bulunduğu toplu taşıt; sudan ve topraktan oluşan bu çamur gezegen son durağa artık yaklaşıyor mu? İnsanlık olarak bu süreci biz hızlandırıyor olabilir miyiz? Her zaman, her şekilde bir acelemiz vardır. Kalabalık şehirlerdeki ulaşım araçlarını aklımıza getirelim. Bir noktada bu araçlar tıka basa dolarlar ve son durağa geldiklerinde tüm yolcuları aşağı indirirler.

Bir şeyler üzerine düşünmeye başladığımızda istemesek de aklımızda kötü olasılıkları çağrıştırırız. Bundan dolayı her zaman kötü olanları eleştirir ve kötü olanı sorgularız. Yanlış giden ya da yanlış gittiğini düşündüğümüz her şey gözümüzde büyür. Oturduğumuz yerden bunlar üzerine düşünür, eleştirir dururuz. Ancak rahatımız bozulana dek koltuktan kalkmaya ihtiyaç duymayız ve bir şeyler yapmaya da çalışmayız.

Biraz sakinleşelim ve eskilere gidelim. Hayır, bunun için bir zaman makinesine ihtiyacımız yok. Eskilerin çoğu zaten modern zihinlerimizin içinde. İnsan ırkı olarak bu dünyada var olduğumuz ilk zamanlarda keşif aşkıyla dolu sarhoş topluluklardık. Çocuk bahçesinde oynayan çocukların çevreye vereceği zarar ne denli önemli olurdu ki? Oysa bu bahçe bizim dünyamız değil miydi zaten? Bugün, bu çocuk bahçesinin artık var olmayacağını hangi ilkel insan hayal edebilirdi? Buzul çağından bu yana insanoğlu çok yaşlandı; artık kar topu oynamak için o kadar da genç bir ruha sahip değil. Belki de insanoğlu hasta yatağında (dünya) çaresizce ölümünü bekliyor.

Öte yandan kötü olanı akıllara getirmek umutsuzluk olarak anılmamalı. Salgın hastalıklar, doğal afetler gibi (insanlık adına kötü olduğunu düşündüğümüz) olaylar uzun yıllardır var olan gerçekler ve bizden sonra da sürecek. Ancak bunca geçen zamana dönüp baktığımızda önemli olanın süre olmadığını fark etmeliyiz. İnsanlık, (bir insan için) uzun zamandır, canlı dünya üzerinde var olmaya devam ediyor. Bizim için sürenin uzun olup olmamasının bir önemi olmalı mı? Eğer önemli olduğunu düşünüyorsak, bu canlı dünyanın biz insanlardan daha hassas olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Bu hassas noktanın ortasındayız ve göze batıyoruz. Diğer bütün canlılar bizi dengeyi bozmakla suçluyor.

Çoğumuz Buz Devri adlı animasyon filmini izlemişizdir ya da duymuşuzdur. Filmde konu edilenlerden bir ders çıkarmamız gerekirse önce şu soruları soralım: Buzul çağında hayatta kalmayı başaran insan ırkı buzullar erirken de hayatta kalmaya devam edebilecek mi? İlk filmdeki mamutun insanoğluna yardım ettiği gibi, ikinci filmde buzullar erirken aynı çabayı insanoğlunda görebilecek miyiz? Mamutun kürkü ilkel insanları ısıtmıştı, doğru. Peki ama bugün, modern insan, buzulların eridiği bu zamanda, türünü korumak için başka canlıları koruması gerektiğini neden anlayamıyor?

Buzulların eriyerek suya karışması gerçeği yaşadığımız dünyanın da değiştiği gerçeğini bize gösteriyor. Bu değişim biz insanlık için neden bu kadar önemli? Değişime ayak uydurabiliriz, öyle değil mi? Ancak insanlar çok masum görünüşlü varlıklar. Biz modern insanlar her değişime ayak uydurabileceğimize inanırız. Yok olup gitmeyi değişim olarak görüyoruz. Bu masumiyeti Ludovico Einaudi’nin buzullar için özel olarak hazırladığı Elegy for the Arctic adlı video parçasında görebiliyorum. Piyanist çalmaya devam ederken dünyanın değişmeyi sürdürdüğüne şahit oluyor, parçayı çalmaya devam ederken biz insanlar, buzul parçalarının suya karışıp yok olduğuna şahit oluyoruz ve dünya değişiyor bir şeyler yapmalıyız diyoruz. Ancak modern toplumlar olarak çoğumuz sadece üzülmekle yetiniyoruz.

Buzul çağından bu yana hayatta kalmayı başarmış tek canlının insanlar olduğunu mu düşünüyoruz? Elbette birçok canlı türü günümüze kadar hayatta kalmayı başardı. En büyüğünden en küçüğüne belki de henüz tanımadığımız nice canlı türü var. Zira dünya bizi, genç bir yeteneğin şöhret basamaklarını koşarak çıkması gibi üne kavuşan çok küçük bir canlı, bir virüsle tanıştırdı. Biz insanlar bu misafirle nasıl anlaşıyoruz? Onu bir düşman olarak mı görüyoruz? Bu, hayatımızı tehdit etmesi bunun için yeterli bir sebep mi? Peki daha öncesinde kendi kendimizi tehdit etmiyor muyduk zaten? Aslında bu küçük canlının biz insanlığa öğrettiği erdemlerden birisi özgürlük hissimizin ne denli önemli olduğu. Çünkü neredeyse tüm insanlığı evlerine tıkan bu mikroskobik canlı bizi adeta yargılıyor ve cezaevlerinde süründürüyor. Sevgi gösterisi olarak bilinen eylemleri tersine çeviriyor, yeni yasalar ortaya koyuyor: sarılmayı yasaklıyor, yakınlaşmaya izin vermiyor. Hepimiz kendi hücrelerimizde bir şekilde yargılanıyoruz, sorgulanıyoruz ve en önemlisi suçlanıyoruz. Bu küçük yargıç tüm insanlığı suçluyor.

Biz insanlar bu süreçte evlerimizin değerini daha iyi kavrıyoruz. Yeni yaşam alanlarımızı benimsemeye bile başladık. Sözde özgürlük kavramını evlerimize sığdırdık. Dünyanın devasa demir yığını şehirlerinde, yani sözde özgür ve modern toplumların yaşam yerlerinde, şimdi yalnızca beyaz güvercinler uçuyorlar.

İnsan bir canlı türü olarak dünyada her koşulda hayatta kalabilmiş nadide bir varlıktır. İçindeki yaşama gücü yok etme arzusundan geliyor. Yaşamak istiyorsan öldüreceksin. Ne kadar çok insan o kadar çok yok etme arzusu demek. Öyle ya… bu virüsü de ortadan kaldırmaya çalışmıyor muyuz sonuçta? Dengeyi koruyamadığımız müddetçe hücrelerimizde tıkılıp kalmaya ve buralarda çürüyüp gitmeye mahkumuz. Oysa biz insanlar bu süreçte ne yapıyoruz? Tıkılıp kaldığımız evlerimizde kendimizi düşünmekten başka bir şey yapmıyoruz. Evlerimizi erzakla dolduruyor ve sürecin böylece geçip gideceğine inanıyoruz. Kim ölürse ölsün kim yaşarsa yaşasın ama ben yaşamaya devam etsem fena olmaz! İnsanlık adına yalnızca ben yaşasam da olur! Sahi nereden geliyor bu kibir? Adeta insanlık mahkeme salonunda sorgulanıyor ve paçayı kurtarmak adına elinden gelen her şeyi yapıyor. Nihayetinde insanlık adına paçayı kurtarmış olsak da evrensel adaleti sağlama konusunda aciz kalıyoruz.

Dış dünya evimizin penceresinden gözüküyor, güneş ışınları evimize yansıyor. Her ne kadar hücrelerimizde sözde özgürlük ortamını yaratmaya çalışsak dahi asıl yargıdan kaçamayacağız. Dünyadaki canlıların düzeninde sadece biz haklı değiliz. Pandemi süreci bize bunu kanıtlıyor. Yaşayan dünya, insanlığı bir tehdit olarak görüyor ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için başka bir konuğuna güveniyor. Bu konuk neden bir virüs olmasın ki? Olumsuz değişimin sebebi olarak insanlığın suçlanması biz insanları ilgilendirmiyor mu? Neden başka bir gezegenden (sömürmeye) gelmiş gibi davranıyoruz? Kibrimiz artık evreni bile tehdit etmeye başlıyor. Ne yazık ki misafir olduğumuz bu gezegende kuralları bizim koyduğumuza inanmaya devam ediyoruz ve acımasızca yaşamak adına yok etmeyi sürdürüyoruz, yok edilenin aslında kendimiz olduğunun farkına varmadan.


1 Ocak 2022

Nedim Samuel